Apocalypto (nihayet!)

14, 2007 yazan: nmutlu


Nihayet Cuma akşamı Apocalypto’ya gidebildim. Bunca zamandır ha gittim ha gideceğim diye karın ağrısı yapmama değdi. “Mayalar hakkında gerçeği hiç yansıtmıyor”, “çok hazla kan ve şiddet var” türünden eleştirilere kulak asmadım. Ormandaki köyünden tanrılara kurban edilmek üzere tutsak alınan ve tapınağa götürülen insanların başına gelenlerin anlatıldığı bir film, üstelik afişinde elinde bıçak tutan bir savaşçı var. Pembe tablolar beklemiyorduk elbette…

Başlangıcında “Hiçbir medeniyet içten içe çökmediyse fethedilemez” sözü yer alan Apocalypto, gayet didaktik bir şekilde “bir hikaye anlatıyorum, mesaj da budur” diyerek işini baştan sağlama alıyor. Sonra ormanda mutlu mesut yaşayan avcı bir kabilenin köyünün basılması ve kadınlı erkekli tutsak edilmelerini izliyoruz. Filmin kahramanı Jaguar Pençesi, ormandan başka bir yer görmemiş, avlanmaktan başka bir tasası olmayan kendi halinde bir genç adamken; önce ailesini korumak, sonra da özgürlüğü için kaçıyor, kaçıyor, kaçıyor… Filmin sonlarında, av olarak kovalanan Jaguar Pençesi’nin kendi topraklarına geldiğinde avcı olarak peşindeki adamları teker teker avladığını, düşmanlarından kurtulduğunu, kahraman olduğunu görüyoruz. Topraklarına İspanyol işgalcilerin geldiğini gördüğümüz son dakikalarda ise karısını ve çocuklarını alarak ormanın derinliklerine doğru gidiyor ve “yeni bir hayat” arayan pasifist-bilge karaktere dönüşüyor.

Yönetmen Mel Gibson olunca, İsa’nın Çilesi’nde olduğu gibi bu filmin de ortalığı karıştırması beklenirdi. Nitekim öyle oldu… Filmdeki insan kurban etme sahnelerinin Mayalar’dan çok Aztekler’e özgü ritüeller içerdiği konusunda eleştiriler yapıldı. Filmde kullanılan mekanların, duvar resimleri ve süslerin, Maya İmparatorluğu’nun çöküşünden çok öncesine ait olduğu, İspanyol işgalcilerinse, Maya İmparatorluğu yıkıldıktan 300 yıl sonra bu topraklara geldiği filmdeki tarihi yanlışlıklar olarak değerlendirildi. Filmdeki güneş tutulması sahnesinin birkaç dakika sürmesi (genellikle birkaç saat sürer), bunu takip eden gecede dolunay olması (güneş tutulmaları ayın yeni ay halindeyken gerçekleşir) da Mel Gibson’a “abi, biraz abartmışsın” dememiz için yeterli malzeme sağlıyor. Yine de tüm bunlar filmi baştan sona – ki 139 dakika sürüyor (abi, hakikaten abartmışsın be)- ilgi ve heyecanla izlememize engel olamıyor. Başlarda filmin kahramanının Jaguar Pençesi olup olmadığını pek anlayamazken, doğa, özgürlük, işgal, koru, cesaret, aile vb. kavramlar ve metaforlar yağmuru içinde ıslanırken (ben de metafor yaptım), filmin ikinci yarısında Jaguar Pençesi’nin karısından önce biz dokuz doğuruyoruz.

YÖNETMEN DEDİĞİN JAGUARI BİLE OYNATIR
Apocalypto’dan hiç unutamayacağım birkaç sahne var, bunlardan bahsetmeden geçemeyeceğim. İlki, Jaguar Pençesi’nin rüyasında korkan köylünün elinde kendi kalbini tuttuğu sahne. Korku ve av olma, çaresiz olma durumu daha iyi nasıl anlatılırdı bilemiyorum. Bir diğeri de Jaguar Pençesi’nin Maya şehrinden ve peşindeki savaşçılardan kaçarken başsız insan bedenleri, kollar ve bacaklarla dolu koca bir çukura düşmesi sahnesi. Burası korkutucu olmaktan çok şaşırtıcı ve şok edici bir sahne. “Adamlar binlerce kişiyi doğramış, cesetleri gömmeye bile zahmet etmemiş, sen busun, peşindekiler de bunu yapanlar” diye bir mesaj tokat gibi çarpıyor. Şelaleden atlama sahnesinin de çok etkileyici olduğunu, ormandaki kovalama sahnelerinin bu kadar zengin görsellik içermesinin filmi unutulmaz yapacağının da altını çizeyim.

Filmde çoğu Maya yerlilerinin torunları olan ünsüz Meksikalı oyuncularla, Amerikalı yerliler rol alıyor ve Mayalar’ın dili olan Yucatec lehçesi kullanılıyor. Başrol oyuncusu olan Jaguar Pençesi’ni canlandıran Rudy Youngblood da aslında atletizmle uğraşan bir sporcu. Hal böyleyken filmde kimsenin kötü oyunculuğuyla canımızı sıkmaması, hiç aşina olmadığımız Yucatec dilinin kulağımızı tırmalamaması, av sahneleri ve jaguarın adam yediği sahnenin bile son derece inandırıcı olması yönetmenin dogallığa vegerçekçiliğe çok önem verdiğini, dahası bunu gerçekleştirmeyi de başarabildiğini gösteriyor. En iyi oyuncuların bile vasat olduğu filmlerde yönetmenin oyuncuyu yönlendiremediği, “oyun vermek” tabir edilen yönetim becerisini gösteremediği söylenir. Burada durum tam tersi, yönetmen jaguarı bile oynatmış. Daha ne diyeyim…

NOT: Filmle ilgili pek çok şey okumuş olabilirsiniz. Ben, gösterime girdiğinin dördüncü haftasında yazdığım için zaten okuduklarınızı tekrar etmek istemedim. Daha önce yazdığım 300 Spartalı yazıma Çember Net üzerinden çok fazla sayıda tepki gelmişti. Apocalypto ve 300 Spartalı’nın yönetmenlerin, senaryo yazarlarının fantazi dünyasındaki kahramanlık hikayeleri olarak filme döküldüğünü düşünüyorum, o gözle bakıyorum ve izlerken çok da keyif alıyorum. Sinema filmi çekmek büyük bir ekiple yapılan pahalı bir iştir ve bir filmin başarısı da eleştirmenlerin o film hakkında ne dediğiyle değil, gişe hasılatı, DVD satışı ya da toplamda yapım şirketine kazandırdıklarıyla (ödül, prestij, yetenekli yeni bir oyuncu ya da yönetmen vb.) ölçülür. 300 Spartalı Türkiyede gösterime girdiği 3. haftanın sonunda 646.107 kişi tarafından izlendi, gösterimi devam ediyor. Apocalypto’nun 3. hafta sonundaki bilet satışı 102.024 adet, gösterimi devam ediyor.

Bi türlü gidemedim: Apocalypto

12, 2007 yazan: nmutlu

OKURLARIMDAN ÖZUR DİLERİM

300 Spartalı yazıma hem bu blogtan, hem Çember Net’ten çok fazla hit geldi. Tatlı Hayat’a arama motorlarından ulaşanların büyük çoğunluğu da “sinema” ilintili konulardan yönlendirildiği için, hemen her hafta bir sinema filmi hakkında yazma kararı almıştım. Sırada Apocalypto ve Pan’ın Labirenti vardı (okuyucularımdan birinin deyimiyle “erkek filmi”). Yazmaya utanıyorum ama Apocalypto’ya her gitmeye kalkışımda bir aksilik çıktı. Bu akşamki dördüncü teşebbüsüm de Kanyon’daki CineBonus’ta akşam seansı olmaması nedeniyle hüsranla sonuçlandı (Ne yani, öğle ya da sabah seansında mı izlenecek bu film?). Araya bir de İstanbul Film Festivali girdi…

Şimdi Nur Çintay’lık edip “onu yedim, bunu yiyemedim, bunu gördüm, bunu göremedim, erken yattım, geç kalktım” diye son üç haftanın dökümünü yapmayayım. Kısa yoldan okurlarımdan özür dilerim. Siz şuradan Apocalypto’nun fragmanını bir daha izleyin. Ben en kısa zamanda filmi izleyip, yorumlarımı yazacağım.

NOT: Filmi görmemiş olanlar için: Mel Gibson hakkında ne dendiğini bir kenara bırakın. Son zamanlarda hiç bu kadar güzel bir afiş gördünüz mü?

Herkesin bir konsepti var (mı acaba?)

11, 2007 yazan: nmutlu

Daha önce Robert’s Coffee‘nin logo ve kurumsal renk bakımından Starbucks’a ne kadar benzediğini anlatan bir yazı yazmıştım. Nişantaşı’na yeni açılan Barnie’s’in de (üstelik Starbucks’ın tam karşısına) duvarlarında ve kurumsal sitesinde şu ilüstrasyonu görünce, Gloria Jeans’e ne kadar benzediğini düşünmeden edemedim.

Barnie’s de zincir kahveci-kafe. Yakın zamanda pek çok yeni şubesi açılacak. Stabucks’tan Gloria Jeans’e benzer yönde farklı: Mesela kahve daha pahalı, masalara servis var, dekorasyon daha özenli, yiyecek çeşitleri daha fazla (genellikle kafe yemekleri)…

Cumartesi akşamı sevgili Ayşegül Eberdes’le uğradık. Mönüyü ayrıntılı incelemedim, çünkü “her zamankinden” içtim (kahve söylenmesi gerekiyorsa, tercimim her zaman filtre kahvedir. Filtre kahve yoksa Americano ya da sade Türk kahvesi söylerim. Karar vermem hep kısa sürer). Etrafımızda dört dönen garsonlar (olumlu anlamda söylüyorum) ve küçük boy kahveye 5.5 YTL vermemizin dışında, diğer zincir kahvecilerden farklı pek fazla bir şey göremediğimizi söyleyebilirim. Yemeklerini ve çeşit çeşit kahvelerini inceleyip, ileride daha geniş bir yazı yazacağım…

Bu da Starck’a kapak olsun!

9, 2007 yazan: nmutlu


Ünlü mimar Zaha Hadid, WMF firması için çatal-bıçak takımı tasarladı. Şimdilik sadece Amerika’da satışa sunulan bu takım, eğlenceli formuyla başka bir dünyaya aitmiş hissi uyandırıyor. Bu ürünün satıldığı Unica Home‘da takım fiyatı 250 dolar olarak yazılmış. (6 kişilik takım fiyatı olabilir mi acaba?) Kürdandan tuvalet fırçasına kadar her şeyimize el atan Philippe Starck’a kapak olsun. Hayalgücü sadece onda mı var?

Bi film yaptım, herkes beğensin diye…

7, 2007 yazan: nmutlu

Son günlerde televizyonda, internette, orada burada, her yerde bir trailer dönüyor. Uma Thurman’ın başrolünde oynadığı kısa film Mission Zero, Youtube’un da en çok tıklanan videolarından biri. Pirelli tarafından yönetmen Kathryn Bigelow’a çektirilmiş, Los Angeles caddelerinde otomobille heyecan dolu kovalamaca sahnelerinin yer aldığı 10 dakikalık bir film Mission Zero. Pirelli’nin yeni lastiği PZero’nun reklamını yapan ve firmanın sloganı olan “kontrolsüz güç, güç değildir”in altını bir kez daha çizen bir yapım.

Filmin başrollerinde iki sarışın var. Biri Uma Thurman, diğeri sarı bir Lamborghini Gallardo. Kill Bill’deki sarı giysileri ve filmin Uma Thurman’lı sarı afişi, zihinlerimize Uma Thurman = Sarı = Sarışın = Aksiyon kavramlarını iyice kazımıştı. Yapımcılar da biraz bundan ilham alarak, biraz da Pirelli’nin kurumsal rengi olan sarıdan yola çıkarak bol aksiyonlu ve “cayır cayır sarılı” bir film hazırlamışlar. Linkini yukarıda verdim, keyifle izleyin diye.

Pirelli’nin efsanevi takvimlerinin teması her zaman güzel kadınlar ya da kadın güzelliği oldu. Firma şimdi de özel filmler hazırlatarak marka imajını güç, çeviklik, kontrol ve beceri kavramlarıyla özdeşleştirmeye çalışıyor. Fakat otomobillerin yanında yine güzel kadınlar var, zira bir önceki film “The Call”da da Naomi Campbell oynuyordu.

Mission Zero’yu izleyip beğenmeyen hemen hemen yok gibi. Çünkü başrollerindeki iki sarısın da erkeklerin rüyalarını süsleyen erişilmez varlıklar. Yine de film gerçekten tamamen kopuk değil; reklam ilintili olduğundan, önümüze kendimizi filmin kahramanlarıyla özdeşleştirmemizi sağlayacak, erişilebilir birşeyler koyuyor: Dört tane Pirelli lastik. Yani reklamcılığın başarı anahtarı: “Onu arzula, bunula idare et” : )) İyi seyirler…

Tatlı Hayat okurlarının katkılarıyla…

5, 2007 yazan: nmutlu

Sahne sanatçıları için seyirci neyse, yazar-çizerler için de okuyucu odur. Ancak aradaki fark, izleyicinin alkışlarıyla tepki vermesi, okuyucunun biraz daha pasif olmasıdır. Son zamanlardaki en hoş gelişme, Tatlı Hayat okurlarından yorumların dışında da tepkilerin (çoğunlukla olumlu) gelmesi. Gmail’deki kutuma gelen her bir e-posta’ya ne yazık ki tek tek cevap yazamıyorum. Ancak ortak soru ve beklentiler için kısaca özet geçebilirim:

* İsteklerinizi ankete oy vererek gösterebilirsiniz:
“Daha çok sinema yaz”, “daha çok yemek yaz” gibi talepler var. Sağ tarafa bir anket kutusu açtım. Mayıs ayına kadar orada kalacak, lütfen hangi başlıkları daha sık görmek istediğinizi bir tıkla bildirin.

* İstemediklerinizden bir tıkla kurtulabilirsiniz:
Tatlı Hayatta Bu Hafta başlığı ile gelen bilgilendirme maillerini istemeyenler “Reply” yapmak yerine, gelen mailin sol alt köşesindeki “Unsubscribe” (Beni Listeden Sil) linkine tıklayabilir, sistem tarafˆndan otomatik olarak mail gönderim listesinden çıkabilir.

* Yeni eklenen her yazıyı anında görebilirsiniz: Sağda turuncu bir ikon ve “Bu sitede yazılanları takibe al!” linkini göreceksiniz. Bu RSS ya da alternatif okuyuculara Tatlı Hayat’ı kaydetmenizi ve her gün bu adrese girmeseniz de yeni başlıklarını okuyucunuza aktarmanıza yarar. Dilerseniz WidgetBox’taki web widget’ımızı da kendi blogunuza ya da sitenize ekleyerek, burada olan-biten herşeyi dostlarınızla paylaşabilirsiniz.

* Tatlı Hayat’ı ilk defa görüyorsanız:
Yine sağda yer alan “Beni haberdar et!” bölümündeki kutucuğa e-posta adresinizi bırakabilirsiniz. Size onaylamanız için bir link gönderilecek ve linki onaylamanızdan sonra da haftalık Tatlı Hayat bültenleri e-postanıza ücretsiz olarak gönderilecektir.

* Tatlı Hayat’ta yazılan bir yazıyı beğendiyseniz: Yazının hemen altındaki zarf işaretine tıklayarak bu yazıyı e-postayla başka bir arkadaşınıza gönderebilirsiniz. Eğer blogunuzda, sitenizde, derginizde ya da başka bir yayında kullanmak isterseniz lütfen kopyalamak yerine nmutlu@gmail.com adresine yazın. Yazılarımın başka yerde yayınlanmasına izin veriyorum, ancak bunun için “izin” almayı ihmal etmeyin : ))

* PR Şirketleri ve Reklam Ajansları için not:
Blogumu bir “yayın” olarak görüp ciddiye almanız ve basın bültenlerinizi göndermenizden çok memnunum. Ancak alışılageldiği üzere bültenden ürün ya da mekan tanıtımı yapmıyoruz. Tatlı Hayat’ta yer alan restoran vb. mekanlara bizzat gidiyorum ya da fikirlerine güvendiğim kişilerin izlenimlerini sizlerle paylaşıyorum. Okuyuculardan dileyen herkes yorum yazabiliyor. Yorumların “of, şahane, enfes, harikulade” ya da “berbat, rezil, iğrenç, feci pahalı” gibi kelimelerle neden göstermeksizin övücü ya da yerici olanlarına ne yazık ki onay veremiyoruz, ancak “şu nedenle şöyle olduğunu düşünüyorum, beğeniyorum, beğenmiyorum” gibi görüşlere blogumuz açık.

NOT: Yukarıdaki resim Beyoğlu’ndaki Artiste Terasse’nin basın bülteninden. Mekanı henüz görmediğim için ayrıntılı bir metin yazmamaya, fakat sizleri de böyle bir restoranın varlığından haberdar olmaktan mahrum etmemeye karar verdim. İleriki bir tarihte yazacağım, o zamana kadar www.artisteterasse.com‘dan gerekli bilgileri alabilirsiniz.

Formda kalmak için sadece 30 dakika

3, 2007 yazan: nmutlu

Amerika’dan dünyaya yayılan ve bir fitness fenomeni haline gelen Curves, çok yakında Türkiye’de. Sadece kadınlar için tasarlanan sistem, kardiyovasküler sistemi güçlendirerek formda kalmayı ve kilo vermeyi sağlıyor. Curves sistemi haftada üç kez, 30′ar dakikalık programlardan oluşuyor. Türkiye’deki ilk şubelerini Nişantaşı ve İstinye’de açılacak olan Curves, dünyada 55 ülkede kadınlara sporu sevdirmeyi ve günlük hayatta daha yaygın kullanılmasını amaçlıyor. Ayrıntılı bilgi için www.curvesturkey.com

Sahibinden kiralık ada

31, 2007 yazan: nmutlu

Yaz gelmeden tatil konusunu açmak ne kadar doğru diye sormayın. Tatil meselesi hayal kurmakla alakalı olduğu için zamanı mamanı olmaz.

İnternette dolaşırken kiralık adalarla ilgili bir haber buldum. Bize oldukça uzaklar, tabii coğrafi bakımdan… Otelde tatil köyünde çoluk çocuk gürültüsü, kalabalık falan istemiyorsanız ya da balayında gerçekten eşinizle başbaşa kalmak istiyorsanız, bir göz atın:

Necker Island: Bu ada British Virgin Takımadaları’nda yer alıyor ve Virgin şirketlerinin sahibi Sir Richard Branson’a ait. Adada Branson’un malikanesi var, fakat bu cennet ada gecesi 40.000 USD karşılığında kiralanabiliyor.

Musha Cay: Bahamalar’daki Copperfield Körfezi’nde yer alan Musha Cay, tanrı vergisi nimetleri akıllıca paraya çevirmeyi başarabilmiş işletmeciler tarafından bir tatil cennetine dönüştürülmüş. Gecesi 24.750 USD

Isla Kiniw: Karayipler’deki Curaçao yakınlarındaki Kiniw adası, egzotik, tropik ve görece mütevazı bir ada. Ana karaya yakın olduğu için pek ıssız sayılmaz, haftalık 5.950 USD’ye kapatabilirsiniz.

Brandy Hill Island: ABD’de Connecticut açıklarındaki 1 dönümlük Brandy Hill Adası’nda sadece 6 kişinin konaklayabileceği bir ev ve ağaçlar var. Adaya tekne dışında hiçbir şeyle ulaşılamıyor. Küçük ve ıssız. Haftalığı 1.500 USD.

Dream Island:
Tahiti’deki Moorea Adası yakınlarındaki Dream Island, çok küçük ve tropik bir ada. Gecesi 400-600 USD. Yolunuz düşerse…

Helva yapmak kolay olsaydı…

31, 2007 yazan: nmutlu

Nişantaşı’nda (çok yeni olmamakla birlikte güneşli günlerde yer bulamadığınız için) “yeni yeni popülerleşmeye başlayan” bir kafemiz var: Backhaus. Eski Burberry mağazasının yerinde Akkavak Sokak’ta. Girişte pasta reyonu var, donut’lar, kruvasanlar, cheesecake’ler, pastalar ve kurabiyeler. Zemin katta ve asma katta oturup yemek yeme imkanı var, hatta Tunaman Çarşısı ile aradaki minik parka bakan cepheye masa konuyor, açık havada da oturabiliyorsunuz.

Backhaus, Alman ya da Flamanca galiba. Çünkü burada donat’a farklı bir ad veriliyor (neydi unuttum), kuzey Avrupalı bir markanın franchise’ı izlenimi var, fakat böyle bir logosu böyle olan bir marka bulamadım internette. Neyse, bunu ilgilisini bulunca soracağım. Özetle Nişantaşı’nda harika bir konumda, harika ekmek ve tatlıları olan, son derece modern görünümlü bir kafemiz oldu. Fakat…

Un var, şeker var, yağ var… Fakat… helva yapmak o kadar kolay olsaydı, herkes yapardı. İş köşebaşı dükkanı kapıp, garsonları birörnek giydirmekle bitmiyor. Backhaus bir süre sonra düşük ciro yapmaktan kapanırsa hiç şaşmam. Müdavimleri de “bu kadar hoş bir yer niye tutmadı?” diye şaşırır belki. Öncelikle Backhaus kafası karışık bir yer. Kafe mi, pastane mi, restoran mı? Geniş dükkanı bulunca hem o, hem bu, hem şu olmak istemiş. Çorba 5 YTL, salata 12 YTL, tost 5.5 YTL, kahve 3 YTL. Fiyatlar ucuz mu pahalı mı sizce? Yiyecek pahalı, kahve çok ucuz. Dışarı verdikleri poğaça, kruvasan, simit vb. de Divan ya da Konak pastanesine göre daha ucuz. Ürünlerini bu şekilde konumlandıran bir markanın, pastane-kafe gibi çalışmasını bekleriz. Fakat madem o koca dükkana kira ödeniyor ve masalar var (ki Nişantaşı’nda böyle bir yerin kirası 6.000-10.000 USD arasındadır), o zaman yemek de verelim de ciro artsın diye düşünülmüş galiba. İşte o noktada da işletme kendi ipini çekmiş bence.

Backhaus’ta mutfak alt katta, çay,kahve ve pastalar üst katta. Adisyon hazırlanan servant arkada, yazar kasa ve pos cihazları ön tarafta. Tam bir kaos var. Dolayısıyla masaya oturtulan, yemek yemesi ve daha yüksek hesap ödemesi beklenen müşteri için dakika bir gol bir… Tost geliyor, çay gelmiyor. Adisyon geliyor, para üstü bir türlü gelemiyor. Mesela iki kişi öğle yemeği yiyecek. Biri çorba ve salata söyledi, diğeri tost ve çay. Çorba alt kattan, tost ve çay üşt kattan, salata yine alt kattan, müşterinin soğuk içeceği varsa yine üst kattan geliyor. İki kişiye servis yapmak garson için tam bir kabus. Beklemek de müşteriler için… Hele dışarı oturmuşsanız…

Özet: İyi pasta yapmak ayrı bir iştir, restoran işletmek ayrı… Backhaus’a aceleniz varken ya da ayaküstü birşeyler yemek için gitmenizi önermem. Ama çoluk çocuk geniş geniş oturup, uzun bir pazar kahvaltısı yapalım, biraz da güneşlenelim derseniz, Nişantaşı’nda daha iyi bir yer bulamazsınız. Backhaus’u Laptop’ımızla gidilesi kafeler listesine de ekleyelim unutmadan…

Sert erkekler dans etmez! (Ama biraz gülümseyebilirler…)

24, 2007 yazan: nmutlu

Bugün gelen haberler arasında benim seyretmeye doyamadığım Mumya filmlerinin üçüncüsünün çekileceği ve filmde kötü adamı da Jet Li’nin oynayacağı vardı. Jet Li, Hero’dan bu yana gözümde. Mumya filmine de pek uygun gördüm. Şimdi üçüncüsünü heyecanla beklediğim iki film oldu: Karayip Korsanları’nın üçüncüsü ve Mumya serisinin üçüncüsü…

Tatlı Hayat’ta yazdığım sinema yazılarımı, WordPress’deki diğer blogumda (Tatlı Hayat WordPress’te) da yazıyorum. Ayrıca bu yazıların güncel filmlerle ilgili olanlarını Çember Net’teki forumun Film Eleştirileri bölümünde de yayınlıyorum. Çember Net’teki yazılarım çok fazla hit alıyor, ama siz Tatlı Hayat’tan okumaya devam edin, çünkü Çember Net’te resim ve link olanağı yok, grafik tasarımı da bu kadar iyi değil.

Sadede geleyim, geçenlerde gelen bir mailde, kadın olduğumu öğrenen bir okurum çok şaşırdığını belirtmiş (Nahide’yi erkek ismi sandığı için ben daha çok şaşırdım). “Sizin izlediğiniz filmler hep erkek filmleri” diyor. Allah allah! Kadın filmi, erkek filmi diye bir kavram mı var? Yapımcılar bir film yaparken “hadi şimdi de şöyle güzel bi erkek filmi yapalım” diye mi kolları sıvıyorlar? Neyse, okurumun kastettiği sanıyorum aksiyon filmlerinin kadınların ilk tercihi olmaması. Mesela bu hafta vizyona giren filmler arasında “Söz ve Müzik” varken ben “Apokaliptika”ya gideceğim. Böylece erkek filmi (?!) izlemiş olacağım.

Hem okuyucuma cevap, hem size acıklama olsun diye yazıyorum. Çocukken çok çizgi roman okurdum. Bizim zamanımızda Pokemon’lar Avatar’lar falan yoktu (Bkz. Sünger Bob yazım). Red Kit’ten Örümcek Adam’a, Kızıl Maske’den Süperman’e ne varsa okudum. O yüzden fantastik filmler, mistik şeyler, masallar, efsaneler benim çocuk tarafıma çok hitap eder (Geçen hafta 300 Spartalı yazmıştım, bu hafta da Apokaliptika yazacağım kısmetse). Yine 80′li 90′lı yılların B sınıfı aksiyon filmleri ve “ille de aksiyon filmi kahramanı” haline getirilen oyuncularına da pek muhabbetim vardır. Kim mi bunlar? En başta Jean-Claude Van Damme, Christopher Lambert, Steven Seagal gelir. Hulk Hogan’ın yeri ayrıdır. Arnold Schwarzenegger ise A sınıfına atlamayı başarabilmiş bir oyuncu. (A sınıfı oyuncudur demiyorum, Terminatör gibi çok büyük bütçeli filmlerin aranan oyuncusu oldu demek istiyorum) Bu saydığım oyuncuların hepsi kaslı vücutlu, yakışıklı sayılamayacak adamlar. Bunun için midir bilmem, seri filmi olmasa da Van Damme’ın hangi filmini izlesem, hep aynı kahramanı izliyormuşum gibi gelir bana… Hulk Hogan da öyle… Bu B sınıfı action man’leri pek severim. TV’de ilgiyle izlerim filmlerini. Sert erkeklerdir bunlar, öyle sevgilileri mevgilileri olmaz bunların. Hem kötü adamları dövüp hem en güzel kızı almaz bunlar… Sadece kötü adamları döverler. Yalnız kovboy halleri vardır. Sert erkekler dans etmez…

Jet Li filmlerini gördükçe de acaba diyorum… Acaba Jet Li yapımcıların yeni sert erkek tipi mi? Tabii eskileri kadar sert değil. Artık erkekler maço ve kılıbık diye ikiye ayrılmıyor. Metroseksüeli var, überseksüeli var, osu var, busu var… Günümüz sinemasında su katılmamış John Wayne modeli maço adamı kimseye satamazsınız (gerçi 24 dizisindeki Jack Bauer de az maço değil… Bir dizinin sonunda da ayağını uzat, tv seyret, ya da ne bileyim sevgilinle tatile falan git be adam…) O yüzden Jet Li gibi dövüş ustası ama biraz da sevimli suratlı bir kahraman yarattılar. Kahraman‘da da Korkusuz‘da da yalnızdı Jet Li. Kadın/sevgili unsuru arka plandaydı yani… Görünüşe göre sert erkekler hala dans etmiyor, ama artık gülümsemelerine izin veriliyor…