‘Güncel’ Kategorisi için Arşiv

Bi film yaptım, herkes beğensin diye…

7, 2007

Son günlerde televizyonda, internette, orada burada, her yerde bir trailer dönüyor. Uma Thurman’ın başrolünde oynadığı kısa film Mission Zero, Youtube’un da en çok tıklanan videolarından biri. Pirelli tarafından yönetmen Kathryn Bigelow’a çektirilmiş, Los Angeles caddelerinde otomobille heyecan dolu kovalamaca sahnelerinin yer aldığı 10 dakikalık bir film Mission Zero. Pirelli’nin yeni lastiği PZero’nun reklamını yapan ve firmanın sloganı olan “kontrolsüz güç, güç değildir”in altını bir kez daha çizen bir yapım.

Filmin başrollerinde iki sarışın var. Biri Uma Thurman, diğeri sarı bir Lamborghini Gallardo. Kill Bill’deki sarı giysileri ve filmin Uma Thurman’lı sarı afişi, zihinlerimize Uma Thurman = Sarı = Sarışın = Aksiyon kavramlarını iyice kazımıştı. Yapımcılar da biraz bundan ilham alarak, biraz da Pirelli’nin kurumsal rengi olan sarıdan yola çıkarak bol aksiyonlu ve “cayır cayır sarılı” bir film hazırlamışlar. Linkini yukarıda verdim, keyifle izleyin diye.

Pirelli’nin efsanevi takvimlerinin teması her zaman güzel kadınlar ya da kadın güzelliği oldu. Firma şimdi de özel filmler hazırlatarak marka imajını güç, çeviklik, kontrol ve beceri kavramlarıyla özdeşleştirmeye çalışıyor. Fakat otomobillerin yanında yine güzel kadınlar var, zira bir önceki film “The Call”da da Naomi Campbell oynuyordu.

Mission Zero’yu izleyip beğenmeyen hemen hemen yok gibi. Çünkü başrollerindeki iki sarısın da erkeklerin rüyalarını süsleyen erişilmez varlıklar. Yine de film gerçekten tamamen kopuk değil; reklam ilintili olduğundan, önümüze kendimizi filmin kahramanlarıyla özdeşleştirmemizi sağlayacak, erişilebilir birşeyler koyuyor: Dört tane Pirelli lastik. Yani reklamcılığın başarı anahtarı: “Onu arzula, bunula idare et” : )) İyi seyirler…

Tatlı Hayat okurlarının katkılarıyla…

5, 2007

Sahne sanatçıları için seyirci neyse, yazar-çizerler için de okuyucu odur. Ancak aradaki fark, izleyicinin alkışlarıyla tepki vermesi, okuyucunun biraz daha pasif olmasıdır. Son zamanlardaki en hoş gelişme, Tatlı Hayat okurlarından yorumların dışında da tepkilerin (çoğunlukla olumlu) gelmesi. Gmail’deki kutuma gelen her bir e-posta’ya ne yazık ki tek tek cevap yazamıyorum. Ancak ortak soru ve beklentiler için kısaca özet geçebilirim:

* İsteklerinizi ankete oy vererek gösterebilirsiniz:
“Daha çok sinema yaz”, “daha çok yemek yaz” gibi talepler var. Sağ tarafa bir anket kutusu açtım. Mayıs ayına kadar orada kalacak, lütfen hangi başlıkları daha sık görmek istediğinizi bir tıkla bildirin.

* İstemediklerinizden bir tıkla kurtulabilirsiniz:
Tatlı Hayatta Bu Hafta başlığı ile gelen bilgilendirme maillerini istemeyenler “Reply” yapmak yerine, gelen mailin sol alt köşesindeki “Unsubscribe” (Beni Listeden Sil) linkine tıklayabilir, sistem tarafˆndan otomatik olarak mail gönderim listesinden çıkabilir.

* Yeni eklenen her yazıyı anında görebilirsiniz: Sağda turuncu bir ikon ve “Bu sitede yazılanları takibe al!” linkini göreceksiniz. Bu RSS ya da alternatif okuyuculara Tatlı Hayat’ı kaydetmenizi ve her gün bu adrese girmeseniz de yeni başlıklarını okuyucunuza aktarmanıza yarar. Dilerseniz WidgetBox’taki web widget’ımızı da kendi blogunuza ya da sitenize ekleyerek, burada olan-biten herşeyi dostlarınızla paylaşabilirsiniz.

* Tatlı Hayat’ı ilk defa görüyorsanız:
Yine sağda yer alan “Beni haberdar et!” bölümündeki kutucuğa e-posta adresinizi bırakabilirsiniz. Size onaylamanız için bir link gönderilecek ve linki onaylamanızdan sonra da haftalık Tatlı Hayat bültenleri e-postanıza ücretsiz olarak gönderilecektir.

* Tatlı Hayat’ta yazılan bir yazıyı beğendiyseniz: Yazının hemen altındaki zarf işaretine tıklayarak bu yazıyı e-postayla başka bir arkadaşınıza gönderebilirsiniz. Eğer blogunuzda, sitenizde, derginizde ya da başka bir yayında kullanmak isterseniz lütfen kopyalamak yerine nmutlu@gmail.com adresine yazın. Yazılarımın başka yerde yayınlanmasına izin veriyorum, ancak bunun için “izin” almayı ihmal etmeyin : ))

* PR Şirketleri ve Reklam Ajansları için not:
Blogumu bir “yayın” olarak görüp ciddiye almanız ve basın bültenlerinizi göndermenizden çok memnunum. Ancak alışılageldiği üzere bültenden ürün ya da mekan tanıtımı yapmıyoruz. Tatlı Hayat’ta yer alan restoran vb. mekanlara bizzat gidiyorum ya da fikirlerine güvendiğim kişilerin izlenimlerini sizlerle paylaşıyorum. Okuyuculardan dileyen herkes yorum yazabiliyor. Yorumların “of, şahane, enfes, harikulade” ya da “berbat, rezil, iğrenç, feci pahalı” gibi kelimelerle neden göstermeksizin övücü ya da yerici olanlarına ne yazık ki onay veremiyoruz, ancak “şu nedenle şöyle olduğunu düşünüyorum, beğeniyorum, beğenmiyorum” gibi görüşlere blogumuz açık.

NOT: Yukarıdaki resim Beyoğlu’ndaki Artiste Terasse’nin basın bülteninden. Mekanı henüz görmediğim için ayrıntılı bir metin yazmamaya, fakat sizleri de böyle bir restoranın varlığından haberdar olmaktan mahrum etmemeye karar verdim. İleriki bir tarihte yazacağım, o zamana kadar www.artisteterasse.com‘dan gerekli bilgileri alabilirsiniz.

Formda kalmak için sadece 30 dakika

3, 2007

Amerika’dan dünyaya yayılan ve bir fitness fenomeni haline gelen Curves, çok yakında Türkiye’de. Sadece kadınlar için tasarlanan sistem, kardiyovasküler sistemi güçlendirerek formda kalmayı ve kilo vermeyi sağlıyor. Curves sistemi haftada üç kez, 30′ar dakikalık programlardan oluşuyor. Türkiye’deki ilk şubelerini Nişantaşı ve İstinye’de açılacak olan Curves, dünyada 55 ülkede kadınlara sporu sevdirmeyi ve günlük hayatta daha yaygın kullanılmasını amaçlıyor. Ayrıntılı bilgi için www.curvesturkey.com

Sert erkekler dans etmez! (Ama biraz gülümseyebilirler…)

24, 2007

Bugün gelen haberler arasında benim seyretmeye doyamadığım Mumya filmlerinin üçüncüsünün çekileceği ve filmde kötü adamı da Jet Li’nin oynayacağı vardı. Jet Li, Hero’dan bu yana gözümde. Mumya filmine de pek uygun gördüm. Şimdi üçüncüsünü heyecanla beklediğim iki film oldu: Karayip Korsanları’nın üçüncüsü ve Mumya serisinin üçüncüsü…

Tatlı Hayat’ta yazdığım sinema yazılarımı, WordPress’deki diğer blogumda (Tatlı Hayat WordPress’te) da yazıyorum. Ayrıca bu yazıların güncel filmlerle ilgili olanlarını Çember Net’teki forumun Film Eleştirileri bölümünde de yayınlıyorum. Çember Net’teki yazılarım çok fazla hit alıyor, ama siz Tatlı Hayat’tan okumaya devam edin, çünkü Çember Net’te resim ve link olanağı yok, grafik tasarımı da bu kadar iyi değil.

Sadede geleyim, geçenlerde gelen bir mailde, kadın olduğumu öğrenen bir okurum çok şaşırdığını belirtmiş (Nahide’yi erkek ismi sandığı için ben daha çok şaşırdım). “Sizin izlediğiniz filmler hep erkek filmleri” diyor. Allah allah! Kadın filmi, erkek filmi diye bir kavram mı var? Yapımcılar bir film yaparken “hadi şimdi de şöyle güzel bi erkek filmi yapalım” diye mi kolları sıvıyorlar? Neyse, okurumun kastettiği sanıyorum aksiyon filmlerinin kadınların ilk tercihi olmaması. Mesela bu hafta vizyona giren filmler arasında “Söz ve Müzik” varken ben “Apokaliptika”ya gideceğim. Böylece erkek filmi (?!) izlemiş olacağım.

Hem okuyucuma cevap, hem size acıklama olsun diye yazıyorum. Çocukken çok çizgi roman okurdum. Bizim zamanımızda Pokemon’lar Avatar’lar falan yoktu (Bkz. Sünger Bob yazım). Red Kit’ten Örümcek Adam’a, Kızıl Maske’den Süperman’e ne varsa okudum. O yüzden fantastik filmler, mistik şeyler, masallar, efsaneler benim çocuk tarafıma çok hitap eder (Geçen hafta 300 Spartalı yazmıştım, bu hafta da Apokaliptika yazacağım kısmetse). Yine 80′li 90′lı yılların B sınıfı aksiyon filmleri ve “ille de aksiyon filmi kahramanı” haline getirilen oyuncularına da pek muhabbetim vardır. Kim mi bunlar? En başta Jean-Claude Van Damme, Christopher Lambert, Steven Seagal gelir. Hulk Hogan’ın yeri ayrıdır. Arnold Schwarzenegger ise A sınıfına atlamayı başarabilmiş bir oyuncu. (A sınıfı oyuncudur demiyorum, Terminatör gibi çok büyük bütçeli filmlerin aranan oyuncusu oldu demek istiyorum) Bu saydığım oyuncuların hepsi kaslı vücutlu, yakışıklı sayılamayacak adamlar. Bunun için midir bilmem, seri filmi olmasa da Van Damme’ın hangi filmini izlesem, hep aynı kahramanı izliyormuşum gibi gelir bana… Hulk Hogan da öyle… Bu B sınıfı action man’leri pek severim. TV’de ilgiyle izlerim filmlerini. Sert erkeklerdir bunlar, öyle sevgilileri mevgilileri olmaz bunların. Hem kötü adamları dövüp hem en güzel kızı almaz bunlar… Sadece kötü adamları döverler. Yalnız kovboy halleri vardır. Sert erkekler dans etmez…

Jet Li filmlerini gördükçe de acaba diyorum… Acaba Jet Li yapımcıların yeni sert erkek tipi mi? Tabii eskileri kadar sert değil. Artık erkekler maço ve kılıbık diye ikiye ayrılmıyor. Metroseksüeli var, überseksüeli var, osu var, busu var… Günümüz sinemasında su katılmamış John Wayne modeli maço adamı kimseye satamazsınız (gerçi 24 dizisindeki Jack Bauer de az maço değil… Bir dizinin sonunda da ayağını uzat, tv seyret, ya da ne bileyim sevgilinle tatile falan git be adam…) O yüzden Jet Li gibi dövüş ustası ama biraz da sevimli suratlı bir kahraman yarattılar. Kahraman‘da da Korkusuz‘da da yalnızdı Jet Li. Kadın/sevgili unsuru arka plandaydı yani… Görünüşe göre sert erkekler hala dans etmiyor, ama artık gülümsemelerine izin veriliyor…

Uzaya turist olarak gitmek için bir neden daha…

22, 2007


Biliyorsunuz Virgin Galactic, adam başı 200 bin dolara uzay turu yapıyor. Bunun için bilet alanlar da oldu. Fakat tur 2009′da. Dün okuduğum bir habere göre yazılımcı Charles Simonyi de, başka bir şirketin turuna bilet almış ve uzaya turist olarak gidecek beşinci kişi olacakmış. Simonyi, yolculuğunu daha renkli hale getirmek için arkadaşı Martha Stewart’ı aramış ve bu yolculuk için özel bir mönü hazırlamasını istemiş. Çünkü Simonyi, 7 Nisan’da uzaya çıkacak ve uzay üssündeki mürettebata bu yemeği götürüp sürpriz yapmak istiyor. Bizim Türk astronotlar uzaydaki gurme yemeğin simit kaşar tadında bisküvi olduğunu sansın varsın… Martha’nın mönüsünde kızarmış bıldırcın, kaparili ördek göğsü, patates püresi yatağında tavuk ve elmalı tatlı ile irmikli ıslak kek var.

Virgin Galactic de kendi turunu tanıtmak ve daha renkli hale getirmek için geri kalmıyor. Superman Returns filminin yönetmeni Bryan Singer ve tasarımcı Philippe Starck’a bilet satmışlar. Dahası, Philippe Starck “abi, sizin bu geminin içine ben bi el atayım” diyip, yolculuğun yapılacağı SpaceShipTwo’nun iç mekanları için tasarım yapmış (Bahse girerim Virgin’de aldığı para ile uzay yolculuğu bedavaya gelmiştir).

Uzay yarışı kızışıyor. Benim turum, senin turunu döver!

NOT: Resim Martha Stewart’ın sitesinden alındı, başlangıç yemeği bıldırcın.

Uzaya turist olarak gitmek için bir neden daha…

22, 2007


Biliyorsunuz Virgin Galactic, adam başı 200 bin dolara uzay turu yapıyor. Bunun için bilet alanlar da oldu. Fakat tur 2009′da. Dün okuduğum bir habere göre yazılımcı Charles Simonyi de, başka bir şirketin turuna bilet almış ve uzaya turist olarak gidecek beşinci kişi olacakmış. Simonyi, yolculuğunu daha renkli hale getirmek için arkadaşı Martha Stewart’ı aramış ve bu yolculuk için özel bir mönü hazırlamasını istemiş. Çünkü Simonyi, 7 Nisan’da uzaya çıkacak ve uzay üssündeki mürettebata bu yemeği götürüp sürpriz yapmak istiyor. Bizim Türk astronotlar uzaydaki gurme yemeğin simit kaşar tadında bisküvi olduğunu sansın varsın… Martha’nın mönüsünde kızarmış bıldırcın, kaparili ördek göğsü, patates püresi yatağında tavuk ve elmalı tatlı ile irmikli ıslak kek var.

Virgin Galactic de kendi turunu tanıtmak ve daha renkli hale getirmek için geri kalmıyor. Superman Returns filminin yönetmeni Bryan Singer ve tasarımcı Philippe Starck’a bilet satmışlar. Dahası, Philippe Starck “abi, sizin bu geminin içine ben bi el atayım” diyip, yolculuğun yapılacağı SpaceShipTwo’nun iç mekanları için tasarım yapmış (Bahse girerim Virgin’de aldığı para ile uzay yolculuğu bedavaya gelmiştir).

Uzay yarışı kızışıyor. Benim turum, senin turunu döver!

NOT: Resim Martha Stewart’ın sitesinden alındı, başlangıç yemeği bıldırcın.

300 Spartalı tarihe nasıl geçti, nasıl geçecek?

19, 2007


Cuma günü vizyona giren 300, Amerika’da vizyona girdiği hafta gişe rekorları kırdı. Bizde de ilgiyle karşılandı. (Aslında rakamlar henüz açıklanmadı, basının gösterdiği ilgiye dayanarak böyle söylüyorum) Bu hafta çeşitli sitelerden okuduklarım nedeniyle 300 filmine farklı bir açıdan bakalım istedim.

300 Filmi Frank Miller’in aynı adlı çizgi romanından filme uyarlanmış ve M.Ö. 400′lerde geçen Thermopylae savaşında yaşanmış bir hikayeye dayanıyor. Pers ordusunun işgali karşısında Yunanistan’da her biri ayrı bir şehir devlet olan krallıkların birlik olup ordu toplaması biraz vakit alıyor. Malum, antik Yunan’da demokrasi var. Senatolar toplanacak, oylama yapılacak vs. vs. Kahramanlıkları ve savaşkanlıkları dillere destan olan Spartalılar’ın meclisi de savaşa ordu gönderme kararı almada gecikince, Sparta kralı Leonidas, daha fazla bekleyemeyiyor ve en iyi 300 askerini yanına alıp “korumalarımla yürüyüşe çıkıyorum” diye çekip gidiyor. Tabii ki savaşa… İşte film, Leonidas ve 300 askerinin, çok kritik bir dağ geçidini tutup, Pers kralının 2 milyonluk ordusuna kafa tutmasını anlatıyor. SPOILER UYARISI Filmin sonunda tahmin edeceğiniz gibi, 300 kişi ile ancak 5 gün Pers ordusunu oyalayabiliyorlar. Tarihi kaynaklara göre Yunan devletleri ordu gönderiyor ve Pers ordusunun işgali önleniyor. Filmin sonunda burası gösterilmiyor, buraya atıfta bulunuluyor.

Leonidas ve 300 askerinin yaptığı “kamikaze”lik, Herodot tarihinde yazıyor. Bu hikayeyle ilgili 1962′de çekilmiş bir film de var. Bana göre kahramanlıktan çok bir delilik destanı. Fakat kabul etmek gerekir ki bu tür hikayeler, destanlar sinema için harika malzemelerdir. Aksiyonsa aksiyon, duyguysa duygu, coşkuysa coşku alabildiğine. Konumuz olan 300 filminde de dalavereci politikacı, aşık ve mağrur eş, vefakar silah arkadaşı gibi yan karakterler var. Başından sonuna kadar iyinin iyi, kötünün kötü olduğü siyah-beyaz bir dünyayı izliyoruz. Siyah-beyaz dünya benzetmesi yerinde oldu galiba. Çünkü film, çizgi roman tadını vermek için siyah-beyaz tonlarda, yüksek kontrastlar kullanılarak yapılmış. Filmde neyin ne renk olduğunu hatırlamıyoruz, sadece Spartalı askerlerin kıpkırmızı pelerinleri renkli…
Bol aksiyon ve kan gördüğümüz filmin müzikleri de amiyane tabirle “gümbür gümbür”. 100 dakika boyunca masal diyarında bir kahramanlık hikayesini görsel ve işitsel bir şölen eşliğinde “yaşıyoruz”. Eh, sinema dediğimiz de budur zaten…

BİR FİLMİ CİDDİYE ALMAK
300 gösterime girer girmez İranlılar tepki gösterdi. Filmde Pers kralının hilekar, rüşvetçi ve mistik görünümüne karşı, Batı dünyasını temsil eden Spartalılar’ın soğukkanlı, vatansever ve kahraman halleri İranlılar’ı rahatsız etti. Bunun Bush’un Ortadoğu’ya açtığı savaşın gerekçelerini haklı göstermek için hazırlanmış bir kılıf olduğunu söyleyenler var. Türkiye’den gelen tepkilerdeyse Spartalılar’ın zayıf asker ya da çocukları aralarında barındırmamaları nedeniyle bir nevi Neonazi propogandası sayılabileceği bile vardı.

Ben bu tepkileri biraz abartılı buluyorum. Söylediklerinde gerçeklik payı vardır ya da yoktur. Ama tepki gösterilen şey neticede sadece bir film. Yönetmeninin ve senaryo yazarının zihnindeki bir fantezi. Bize asla “tarih böyleydi” diye kabul ettirmeye çalışmayan, aksine gerçeklikten alabildiğine koparmaya çalışan bir kurgusal eser. Bence bir film izleyip ya da bir kitap okuyup, eser sahibine (yazar, yönetmen, oyuncu vb.) “bize bunu nasıl yaparsın, nasıl söylersin” diye çıkışmak çok çocukça. Çünkü okuduğunuzu ya da izlediğinizi gerçeklerle karıştırdığınızı, ayırt edemediğinizi gösterir. Ha Elif Şafak’a “senin roman kahramanın böyle böyle diyor, öyleyse yazar olarak sen bizi aşağılıyorsun” demişsiniz, ha Mel Gibson’a filmindeki kötü karakter yüzünden “sen filminde Museviler’i aşağılıyorsun” demişsiniz, ha Borat’ın maceraları yüzünden “sen bir ulusun onuruyla oynuyorsun” demişsiniz. Yapmayalım… Hepsi birer kurgu, hepsi birer fantezi. Eser sahibi gerçekte kendi düşüncelerini ya da siyasi görüşünü yansıtmış olabilir, dolaylı yollardan mesaj vermek istemiş olabilir. Fakat hikaye dediğimiz şey sembollerle yüklüdür. İyi adam ve kötü adam olmadan hikaye olmaz. Kabul edelim ki en güzel hikayelerde de kötü adamlar (düşmanlar) o toplumdan olmayanlardır. Gerçek hayatta öcüler aramızda yaşar. Ama bunu bilmek de, bununla mücadele etmek de çok acı vericidir. Bu yüzden hikayelerdeki öcüler hep dışarıdan gelir, hep başkalarıdır. Tıpkı bazı devlet başkanlarının şu anda kendi toplumlarına empoze etmeye çalıştığı gibi…

Hikaye ile gerçeği karıştırmayalım. Gerçeklerden yola çıkarak çok güzel hikayeler yaratılabilir. Fakat bir hayalden yola çıkılarak gerçeklik yaratmak… Pek iyi bilmiyorum ama buna ideoloji deniyor galiba… Hani olmayan bir şeyi herkes varmış gibi algılıyor ve öyle davranıyor ya…

300 SPARTALI’DAN NE ÖĞRENEBİLİRİZ?

Ben kendi adıma filmi çok beğendim ve bir sinema (kurgu) klasiği olabilecek bir yapıt olarak görüyorum. Bu filmden çıkardığım sonuçlara gelince:

* Filmde Spartalılar kendi kültürüne yabancı toplumlara “barbar” diyor. Aynısı bizim için de geçerli olduğuna göre (sözlüğümüzdeki “gavur” vb. ifadeleri hatırlayalım), kimsenin kimseye barbar ya da gavur demesiyle kimse barbar ya da gavur sayılamaz. Başka ülkeleri ve toplumları tanımadan haklarında yargıya varmak, içe kapalı bir toplumda yaşamak dünyaya at gözlükleriyle bakmayı sağlıyor…

* Rüşvet ve ihanet hep vardı, hep var ve hep var olacak…

* Yunan yarımadasındaki toplulukların genel adı Greek (Yunan) olmasına rağmen kendilerini Spartalılar, Thespialılar, Atinalılar diye ayırmaları ya da Greek olarak adlandırmaları tamamen ne zaman işlerine nasıl gelirse öyle oluyor. Benzer durumlar Araplar ve Türkler için de geçerli. Bir Arap ne zaman Iraklı, ne zaman Arap oluyor? Lübnanlı Hıristiyan Arap ile müslüman Arap arasındaki fark nedir (genler değil)? Bizler kendimizi ne zaman Türk, ne zaman Boşnak, Çerkez, Laz vb. olarak tanımlıyoruz? Milliyetçilik ve kimlik konusunda biraz daha derin düşünmek gerekiyor…

* İyi bir hikayeniz varsa, reytinginiz asla düşmez… Leonidas antik Yunan döneminde de popülerdi, 1962′de de popülerdi, 2007′de de popüler…

* İyi bir film, iyi bir hikayeye dayanır, görsel işitsel malzemeyle desteklenir. Oliver Stone’un Colin Farrel’lı, Anthony Hopkins’li, Angelina Jolie’li ve Val Kilmer’lı Büyük İskender’ine karşılık, görece genç yönetmen Zack Snyder ve genç oyuncu Gerard Butler’lı 300 filmi, bence daha avantajlı durumda. Oliver Stone’u geçtiğimiz yıllarda Büyük İskender filminden dolayı yerden yere vurdular. Film kötü değildi, yine de izleyicinin damağında hoş bir tad bırakamadı. Oysa söylenecek tek bir şey vardı: “Oliver abi, hikaye biraz dağılmış…”

300 Filmi hakkında ayrıntılı bilgiyi buradan alabilir, fragmanını buradan izleyebilirsiniz. Film müziklerini beğenen rockseverlere de duyuralım, müzisyen Tyler Bates, filmde vokal yapan İranlı sanatçı Azam Ali’yle bir rock albümü hazırlıyormuş. Bu baharda piyasaya çıkacakmış…

300 Spartalı tarihe nasıl geçti, nasıl geçecek?

19, 2007


Cuma günü vizyona giren 300, Amerika’da vizyona girdiği hafta gişe rekorları kırdı. Bizde de ilgiyle karşılandı. (Aslında rakamlar henüz açıklanmadı, basının gösterdiği ilgiye dayanarak böyle söylüyorum) Bu hafta çeşitli sitelerden okuduklarım nedeniyle 300 filmine farklı bir açıdan bakalım istedim.

300 Filmi Frank Miller’in aynı adlı çizgi romanından filme uyarlanmış ve M.Ö. 400′lerde geçen Thermopylae savaşında yaşanmış bir hikayeye dayanıyor. Pers ordusunun işgali karşısında Yunanistan’da her biri ayrı bir şehir devlet olan krallıkların birlik olup ordu toplaması biraz vakit alıyor. Malum, antik Yunan’da demokrasi var. Senatolar toplanacak, oylama yapılacak vs. vs. Kahramanlıkları ve savaşkanlıkları dillere destan olan Spartalılar’ın meclisi de savaşa ordu gönderme kararı almada gecikince, Sparta kralı Leonidas, daha fazla bekleyemeyiyor ve en iyi 300 askerini yanına alıp “korumalarımla yürüyüşe çıkıyorum” diye çekip gidiyor. Tabii ki savaşa… İşte film, Leonidas ve 300 askerinin, çok kritik bir dağ geçidini tutup, Pers kralının 2 milyonluk ordusuna kafa tutmasını anlatıyor. SPOILER UYARISI Filmin sonunda tahmin edeceğiniz gibi, 300 kişi ile ancak 5 gün Pers ordusunu oyalayabiliyorlar. Tarihi kaynaklara göre Yunan devletleri ordu gönderiyor ve Pers ordusunun işgali önleniyor. Filmin sonunda burası gösterilmiyor, buraya atıfta bulunuluyor.

Leonidas ve 300 askerinin yaptığı “kamikaze”lik, Herodot tarihinde yazıyor. Bu hikayeyle ilgili 1962′de çekilmiş bir film de var. Bana göre kahramanlıktan çok bir delilik destanı. Fakat kabul etmek gerekir ki bu tür hikayeler, destanlar sinema için harika malzemelerdir. Aksiyonsa aksiyon, duyguysa duygu, coşkuysa coşku alabildiğine. Konumuz olan 300 filminde de dalavereci politikacı, aşık ve mağrur eş, vefakar silah arkadaşı gibi yan karakterler var. Başından sonuna kadar iyinin iyi, kötünün kötü olduğü siyah-beyaz bir dünyayı izliyoruz. Siyah-beyaz dünya benzetmesi yerinde oldu galiba. Çünkü film, çizgi roman tadını vermek için siyah-beyaz tonlarda, yüksek kontrastlar kullanılarak yapılmış. Filmde neyin ne renk olduğunu hatırlamıyoruz, sadece Spartalı askerlerin kıpkırmızı pelerinleri renkli…
Bol aksiyon ve kan gördüğümüz filmin müzikleri de amiyane tabirle “gümbür gümbür”. 100 dakika boyunca masal diyarında bir kahramanlık hikayesini görsel ve işitsel bir şölen eşliğinde “yaşıyoruz”. Eh, sinema dediğimiz de budur zaten…

BİR FİLMİ CİDDİYE ALMAK
300 gösterime girer girmez İranlılar tepki gösterdi. Filmde Pers kralının hilekar, rüşvetçi ve mistik görünümüne karşı, Batı dünyasını temsil eden Spartalılar’ın soğukkanlı, vatansever ve kahraman halleri İranlılar’ı rahatsız etti. Bunun Bush’un Ortadoğu’ya açtığı savaşın gerekçelerini haklı göstermek için hazırlanmış bir kılıf olduğunu söyleyenler var. Türkiye’den gelen tepkilerdeyse Spartalılar’ın zayıf asker ya da çocukları aralarında barındırmamaları nedeniyle bir nevi Neonazi propogandası sayılabileceği bile vardı.

Ben bu tepkileri biraz abartılı buluyorum. Söylediklerinde gerçeklik payı vardır ya da yoktur. Ama tepki gösterilen şey neticede sadece bir film. Yönetmeninin ve senaryo yazarının zihnindeki bir fantezi. Bize asla “tarih böyleydi” diye kabul ettirmeye çalışmayan, aksine gerçeklikten alabildiğine koparmaya çalışan bir kurgusal eser. Bence bir film izleyip ya da bir kitap okuyup, eser sahibine (yazar, yönetmen, oyuncu vb.) “bize bunu nasıl yaparsın, nasıl söylersin” diye çıkışmak çok çocukça. Çünkü okuduğunuzu ya da izlediğinizi gerçeklerle karıştırdığınızı, ayırt edemediğinizi gösterir. Ha Elif Şafak’a “senin roman kahramanın böyle böyle diyor, öyleyse yazar olarak sen bizi aşağılıyorsun” demişsiniz, ha Mel Gibson’a filmindeki kötü karakter yüzünden “sen filminde Museviler’i aşağılıyorsun” demişsiniz, ha Borat’ın maceraları yüzünden “sen bir ulusun onuruyla oynuyorsun” demişsiniz. Yapmayalım… Hepsi birer kurgu, hepsi birer fantezi. Eser sahibi gerçekte kendi düşüncelerini ya da siyasi görüşünü yansıtmış olabilir, dolaylı yollardan mesaj vermek istemiş olabilir. Fakat hikaye dediğimiz şey sembollerle yüklüdür. İyi adam ve kötü adam olmadan hikaye olmaz. Kabul edelim ki en güzel hikayelerde de kötü adamlar (düşmanlar) o toplumdan olmayanlardır. Gerçek hayatta öcüler aramızda yaşar. Ama bunu bilmek de, bununla mücadele etmek de çok acı vericidir. Bu yüzden hikayelerdeki öcüler hep dışarıdan gelir, hep başkalarıdır. Tıpkı bazı devlet başkanlarının şu anda kendi toplumlarına empoze etmeye çalıştığı gibi…

Hikaye ile gerçeği karıştırmayalım. Gerçeklerden yola çıkarak çok güzel hikayeler yaratılabilir. Fakat bir hayalden yola çıkılarak gerçeklik yaratmak… Pek iyi bilmiyorum ama buna ideoloji deniyor galiba… Hani olmayan bir şeyi herkes varmış gibi algılıyor ve öyle davranıyor ya…

300 SPARTALI’DAN NE ÖĞRENEBİLİRİZ?

Ben kendi adıma filmi çok beğendim ve bir sinema (kurgu) klasiği olabilecek bir yapıt olarak görüyorum. Bu filmden çıkardığım sonuçlara gelince:

* Filmde Spartalılar kendi kültürüne yabancı toplumlara “barbar” diyor. Aynısı bizim için de geçerli olduğuna göre (sözlüğümüzdeki “gavur” vb. ifadeleri hatırlayalım), kimsenin kimseye barbar ya da gavur demesiyle kimse barbar ya da gavur sayılamaz. Başka ülkeleri ve toplumları tanımadan haklarında yargıya varmak, içe kapalı bir toplumda yaşamak dünyaya at gözlükleriyle bakmayı sağlıyor…

* Rüşvet ve ihanet hep vardı, hep var ve hep var olacak…

* Yunan yarımadasındaki toplulukların genel adı Greek (Yunan) olmasına rağmen kendilerini Spartalılar, Thespialılar, Atinalılar diye ayırmaları ya da Greek olarak adlandırmaları tamamen ne zaman işlerine nasıl gelirse öyle oluyor. Benzer durumlar Araplar ve Türkler için de geçerli. Bir Arap ne zaman Iraklı, ne zaman Arap oluyor? Lübnanlı Hıristiyan Arap ile müslüman Arap arasındaki fark nedir (genler değil)? Bizler kendimizi ne zaman Türk, ne zaman Boşnak, Çerkez, Laz vb. olarak tanımlıyoruz? Milliyetçilik ve kimlik konusunda biraz daha derin düşünmek gerekiyor…

* İyi bir hikayeniz varsa, reytinginiz asla düşmez… Leonidas antik Yunan döneminde de popülerdi, 1962′de de popülerdi, 2007′de de popüler…

* İyi bir film, iyi bir hikayeye dayanır, görsel işitsel malzemeyle desteklenir. Oliver Stone’un Colin Farrel’lı, Anthony Hopkins’li, Angelina Jolie’li ve Val Kilmer’lı Büyük İskender’ine karşılık, görece genç yönetmen Zack Snyder ve genç oyuncu Gerard Butler’lı 300 filmi, bence daha avantajlı durumda. Oliver Stone’u geçtiğimiz yıllarda Büyük İskender filminden dolayı yerden yere vurdular. Film kötü değildi, yine de izleyicinin damağında hoş bir tad bırakamadı. Oysa söylenecek tek bir şey vardı: “Oliver abi, hikaye biraz dağılmış…”

300 Filmi hakkında ayrıntılı bilgiyi buradan alabilir, fragmanını buradan izleyebilirsiniz. Film müziklerini beğenen rockseverlere de duyuralım, müzisyen Tyler Bates, filmde vokal yapan İranlı sanatçı Azam Ali’yle bir rock albümü hazırlıyormuş. Bu baharda piyasaya çıkacakmış…

1000. Okura madalya verecektik…

12, 2007

Tatlı Hayat bugün itibarıyle 1000. okur tarafından ziyaret edildi. Counter firmasına para ödemediğimden, kim olduğunu tesbit edemiyorum ne yazık ki… Neyse, 1000. okurumuz a madalya veremedik ama, bugün ayın 12’si olmasına rağmen Tatlı Hayat daha şimdiden 662 kişi tarafından görüntülendi. Geçenlerde Türk blogger’larının duayeni sayılabilecek bir ağabeyimizin blogunun günde 1.500-3.000 kişi tarafından okunduğunu öğrendim, neredeyse küçük dilimi yutacaktım. Darısı başımıza diyorum.

Amatörce web yayıncılığı yapan biri olarak 1000 okuyucunun istatistiklerinden ne öğrendim? Tatlı Hayat’ı kim, nasıl ve ne için okuyor? İşte yanıtları:

* Tatlı Hayat’a en çok 10.00 sularında ve 14.00 ile 17.00 sularında giriliyor. Gece yarılarına kadar ziyaretçimiz var ama…

* Tatlı Hayat’a en çok Google’da kelime araması yapanlar ulaşıyor. Aranan kelimeler arasında “Antarktika”dan “Brad Pitt”e kadar ne isterseniz var. Sonra da diğer bloglarımdan ve Yenilux’ten gelenler var. Ayrıca Blogger.com’dan ya da Arama.net’ten gelenlerin sayısı da az değil.

* Tatlı Hayat ile ilgili olarak eşim, dostum, onların eşleri dostları falan filan toplam 750 kişiye haftada bir kere haber bülteni yolluyorum. Bu bültenleri şimdiye kadar 1 kişi “istemiyorum, bana göndermeyin” dedi, geri kalanların %25′i bültenleri açıyor ve okuyor.

* Ziyaretçi başına 1.5 sayfa okunuyor. Yani ziyaret edenler sitede biraz vakit geçirip, başka yazılara da göz atıyor.

* Tatlı Hayat’ta en çok yemekle ilgili yazılar okunuyor ve yorum yazılıyor. Yorum yazma konusunda okuyucularım biraz çekingen…

* Tatlı Hayat’a yeni bölümler eklemek istiyorum, bunların müjdesini de buradan vereyim. Birincisi podcast bölümümüz olacak. Her hafta güncellenecek 5-6 dakikalık bir bölüm yer alacak. Bunun için yayın olanaklarını araştırıyorum. İkinci yeniliğimiz de çok çok özel bir seyahat rehberi olacak. Bu rehberde herhangi bir turizm acentesinden tur paketi satın alamayacağınız ve rehberle gezemeyeceğiniz yerleri anlatacağım. Mesela Robinson Crusoe’nun adası gibi… Üzerinde biraz daha çalışmam gerekiyor, bekleyin…

Hayat kırkından sonra başlar…

6, 2007


Tatlı Hayat bir dedikodu blogu değil (keşke olsa, maalesef o kadar iyi takip edemiyorum olan biteni…). Bu nedenle Liz Hurley ve Arun Nayar’ın düğünü hakkındaki yorumlarımı bu blogun bağlamında değerlendirmenizi rica edeceğim.

Tom Cruise ve Katie Holmes’un tarihe geçen düğun fotoğraflarını basına rekor fiyata satma başarısından (?!) sonra İngilizler Liz Hurley ve Arun Nayar’ın Hello dergisine 1 milyon Pound’a sattığı düğün fotoğrafları için yarın (7 Mart) gazete satıcılarına koşacak gibi görünüyor. Zira Elton John (bütün zarif kadınların en yakın arkadaşı, nasıl oluyorsa…), Donatella Versace ve Beckham’ların (onlarsız olur mu?) konuklar arasında olduğu, Sudeley Şatosu’nda basına kapalı olarak gerçekleştirilen düğün çok merak ediliyor. Yeni evliler düğünden sonra Hindistan’a gitti ve burada Hint geleneklerine göre de çeşitli törenler yapılacak. Hello dergisinin 1 milyon Pound’u çatır çatır ödediği düğün fotoğrafları da yarınki Hello’da yer alacak. İngilizler düğünü o kadar merak etti ki, söylentiler bitmedi. Gelinliği Donatella Versace’nin tasarladığını zaten Sağır Sultan bile duydu. Hindistan’daki düğünde Liz Hurley’in pembe ipekten bir sari giyeceğini de biliyoruz. Fakat işte gerçek bir gazetecilik başarısı: Liz Hurley’in evlilik yüzüğünün nereden alındığını açıklamış İngiliz Vogue dergisi. Sıkı durun! Evet, yüzük Chopard’ın Bond Street mağazasından alınmış. Yüzüğün resmi de var. (Ben de sizi bundan mahrum edemezdim) 15.09 karat değerindeki yüzük beyaz altın üzerine kare kesimli şeffaf bir elmas ve pave pırlantalarla bezeli.

Liz Hurley, yanlış bilmiyorsam birkaç yıldır Arun Nayar ile birlikteydi. Önceki sevgilisi ve kocası Hugh Grant ile Hülya Avşar modeli ilişkisi ve “ayrılsak da beraberiz, dostuz” beyanatlarından sonra gözümde “güzel ama bedbaht kadın” mertebesindeydi. Ne olduysa 40 yaşını devirdikten sonra oldu. Modellikten emekli olacağına işleri daha da çoğaldı. Estee Lauder’in yüzü oldu. Arun Nayar ile sevgili oldu ve şimdi de prensesler gibi bir düğünle evleniyor. İngiliz basınının düğün fotoğraflarına bu kadar para ödemesi, Hurley’in halkın gözünde de prenses olduğunu işaret eder gibi…