‘Sinema’ Kategorisi için Arşiv

Apocalypto (nihayet!)

14, 2007


Nihayet Cuma akşamı Apocalypto’ya gidebildim. Bunca zamandır ha gittim ha gideceğim diye karın ağrısı yapmama değdi. “Mayalar hakkında gerçeği hiç yansıtmıyor”, “çok hazla kan ve şiddet var” türünden eleştirilere kulak asmadım. Ormandaki köyünden tanrılara kurban edilmek üzere tutsak alınan ve tapınağa götürülen insanların başına gelenlerin anlatıldığı bir film, üstelik afişinde elinde bıçak tutan bir savaşçı var. Pembe tablolar beklemiyorduk elbette…

Başlangıcında “Hiçbir medeniyet içten içe çökmediyse fethedilemez” sözü yer alan Apocalypto, gayet didaktik bir şekilde “bir hikaye anlatıyorum, mesaj da budur” diyerek işini baştan sağlama alıyor. Sonra ormanda mutlu mesut yaşayan avcı bir kabilenin köyünün basılması ve kadınlı erkekli tutsak edilmelerini izliyoruz. Filmin kahramanı Jaguar Pençesi, ormandan başka bir yer görmemiş, avlanmaktan başka bir tasası olmayan kendi halinde bir genç adamken; önce ailesini korumak, sonra da özgürlüğü için kaçıyor, kaçıyor, kaçıyor… Filmin sonlarında, av olarak kovalanan Jaguar Pençesi’nin kendi topraklarına geldiğinde avcı olarak peşindeki adamları teker teker avladığını, düşmanlarından kurtulduğunu, kahraman olduğunu görüyoruz. Topraklarına İspanyol işgalcilerin geldiğini gördüğümüz son dakikalarda ise karısını ve çocuklarını alarak ormanın derinliklerine doğru gidiyor ve “yeni bir hayat” arayan pasifist-bilge karaktere dönüşüyor.

Yönetmen Mel Gibson olunca, İsa’nın Çilesi’nde olduğu gibi bu filmin de ortalığı karıştırması beklenirdi. Nitekim öyle oldu… Filmdeki insan kurban etme sahnelerinin Mayalar’dan çok Aztekler’e özgü ritüeller içerdiği konusunda eleştiriler yapıldı. Filmde kullanılan mekanların, duvar resimleri ve süslerin, Maya İmparatorluğu’nun çöküşünden çok öncesine ait olduğu, İspanyol işgalcilerinse, Maya İmparatorluğu yıkıldıktan 300 yıl sonra bu topraklara geldiği filmdeki tarihi yanlışlıklar olarak değerlendirildi. Filmdeki güneş tutulması sahnesinin birkaç dakika sürmesi (genellikle birkaç saat sürer), bunu takip eden gecede dolunay olması (güneş tutulmaları ayın yeni ay halindeyken gerçekleşir) da Mel Gibson’a “abi, biraz abartmışsın” dememiz için yeterli malzeme sağlıyor. Yine de tüm bunlar filmi baştan sona – ki 139 dakika sürüyor (abi, hakikaten abartmışsın be)- ilgi ve heyecanla izlememize engel olamıyor. Başlarda filmin kahramanının Jaguar Pençesi olup olmadığını pek anlayamazken, doğa, özgürlük, işgal, koru, cesaret, aile vb. kavramlar ve metaforlar yağmuru içinde ıslanırken (ben de metafor yaptım), filmin ikinci yarısında Jaguar Pençesi’nin karısından önce biz dokuz doğuruyoruz.

YÖNETMEN DEDİĞİN JAGUARI BİLE OYNATIR
Apocalypto’dan hiç unutamayacağım birkaç sahne var, bunlardan bahsetmeden geçemeyeceğim. İlki, Jaguar Pençesi’nin rüyasında korkan köylünün elinde kendi kalbini tuttuğu sahne. Korku ve av olma, çaresiz olma durumu daha iyi nasıl anlatılırdı bilemiyorum. Bir diğeri de Jaguar Pençesi’nin Maya şehrinden ve peşindeki savaşçılardan kaçarken başsız insan bedenleri, kollar ve bacaklarla dolu koca bir çukura düşmesi sahnesi. Burası korkutucu olmaktan çok şaşırtıcı ve şok edici bir sahne. “Adamlar binlerce kişiyi doğramış, cesetleri gömmeye bile zahmet etmemiş, sen busun, peşindekiler de bunu yapanlar” diye bir mesaj tokat gibi çarpıyor. Şelaleden atlama sahnesinin de çok etkileyici olduğunu, ormandaki kovalama sahnelerinin bu kadar zengin görsellik içermesinin filmi unutulmaz yapacağının da altını çizeyim.

Filmde çoğu Maya yerlilerinin torunları olan ünsüz Meksikalı oyuncularla, Amerikalı yerliler rol alıyor ve Mayalar’ın dili olan Yucatec lehçesi kullanılıyor. Başrol oyuncusu olan Jaguar Pençesi’ni canlandıran Rudy Youngblood da aslında atletizmle uğraşan bir sporcu. Hal böyleyken filmde kimsenin kötü oyunculuğuyla canımızı sıkmaması, hiç aşina olmadığımız Yucatec dilinin kulağımızı tırmalamaması, av sahneleri ve jaguarın adam yediği sahnenin bile son derece inandırıcı olması yönetmenin dogallığa vegerçekçiliğe çok önem verdiğini, dahası bunu gerçekleştirmeyi de başarabildiğini gösteriyor. En iyi oyuncuların bile vasat olduğu filmlerde yönetmenin oyuncuyu yönlendiremediği, “oyun vermek” tabir edilen yönetim becerisini gösteremediği söylenir. Burada durum tam tersi, yönetmen jaguarı bile oynatmış. Daha ne diyeyim…

NOT: Filmle ilgili pek çok şey okumuş olabilirsiniz. Ben, gösterime girdiğinin dördüncü haftasında yazdığım için zaten okuduklarınızı tekrar etmek istemedim. Daha önce yazdığım 300 Spartalı yazıma Çember Net üzerinden çok fazla sayıda tepki gelmişti. Apocalypto ve 300 Spartalı’nın yönetmenlerin, senaryo yazarlarının fantazi dünyasındaki kahramanlık hikayeleri olarak filme döküldüğünü düşünüyorum, o gözle bakıyorum ve izlerken çok da keyif alıyorum. Sinema filmi çekmek büyük bir ekiple yapılan pahalı bir iştir ve bir filmin başarısı da eleştirmenlerin o film hakkında ne dediğiyle değil, gişe hasılatı, DVD satışı ya da toplamda yapım şirketine kazandırdıklarıyla (ödül, prestij, yetenekli yeni bir oyuncu ya da yönetmen vb.) ölçülür. 300 Spartalı Türkiyede gösterime girdiği 3. haftanın sonunda 646.107 kişi tarafından izlendi, gösterimi devam ediyor. Apocalypto’nun 3. hafta sonundaki bilet satışı 102.024 adet, gösterimi devam ediyor.

Bi türlü gidemedim: Apocalypto

12, 2007

OKURLARIMDAN ÖZUR DİLERİM

300 Spartalı yazıma hem bu blogtan, hem Çember Net’ten çok fazla hit geldi. Tatlı Hayat’a arama motorlarından ulaşanların büyük çoğunluğu da “sinema” ilintili konulardan yönlendirildiği için, hemen her hafta bir sinema filmi hakkında yazma kararı almıştım. Sırada Apocalypto ve Pan’ın Labirenti vardı (okuyucularımdan birinin deyimiyle “erkek filmi”). Yazmaya utanıyorum ama Apocalypto’ya her gitmeye kalkışımda bir aksilik çıktı. Bu akşamki dördüncü teşebbüsüm de Kanyon’daki CineBonus’ta akşam seansı olmaması nedeniyle hüsranla sonuçlandı (Ne yani, öğle ya da sabah seansında mı izlenecek bu film?). Araya bir de İstanbul Film Festivali girdi…

Şimdi Nur Çintay’lık edip “onu yedim, bunu yiyemedim, bunu gördüm, bunu göremedim, erken yattım, geç kalktım” diye son üç haftanın dökümünü yapmayayım. Kısa yoldan okurlarımdan özür dilerim. Siz şuradan Apocalypto’nun fragmanını bir daha izleyin. Ben en kısa zamanda filmi izleyip, yorumlarımı yazacağım.

NOT: Filmi görmemiş olanlar için: Mel Gibson hakkında ne dendiğini bir kenara bırakın. Son zamanlarda hiç bu kadar güzel bir afiş gördünüz mü?

Bi film yaptım, herkes beğensin diye…

7, 2007

Son günlerde televizyonda, internette, orada burada, her yerde bir trailer dönüyor. Uma Thurman’ın başrolünde oynadığı kısa film Mission Zero, Youtube’un da en çok tıklanan videolarından biri. Pirelli tarafından yönetmen Kathryn Bigelow’a çektirilmiş, Los Angeles caddelerinde otomobille heyecan dolu kovalamaca sahnelerinin yer aldığı 10 dakikalık bir film Mission Zero. Pirelli’nin yeni lastiği PZero’nun reklamını yapan ve firmanın sloganı olan “kontrolsüz güç, güç değildir”in altını bir kez daha çizen bir yapım.

Filmin başrollerinde iki sarışın var. Biri Uma Thurman, diğeri sarı bir Lamborghini Gallardo. Kill Bill’deki sarı giysileri ve filmin Uma Thurman’lı sarı afişi, zihinlerimize Uma Thurman = Sarı = Sarışın = Aksiyon kavramlarını iyice kazımıştı. Yapımcılar da biraz bundan ilham alarak, biraz da Pirelli’nin kurumsal rengi olan sarıdan yola çıkarak bol aksiyonlu ve “cayır cayır sarılı” bir film hazırlamışlar. Linkini yukarıda verdim, keyifle izleyin diye.

Pirelli’nin efsanevi takvimlerinin teması her zaman güzel kadınlar ya da kadın güzelliği oldu. Firma şimdi de özel filmler hazırlatarak marka imajını güç, çeviklik, kontrol ve beceri kavramlarıyla özdeşleştirmeye çalışıyor. Fakat otomobillerin yanında yine güzel kadınlar var, zira bir önceki film “The Call”da da Naomi Campbell oynuyordu.

Mission Zero’yu izleyip beğenmeyen hemen hemen yok gibi. Çünkü başrollerindeki iki sarısın da erkeklerin rüyalarını süsleyen erişilmez varlıklar. Yine de film gerçekten tamamen kopuk değil; reklam ilintili olduğundan, önümüze kendimizi filmin kahramanlarıyla özdeşleştirmemizi sağlayacak, erişilebilir birşeyler koyuyor: Dört tane Pirelli lastik. Yani reklamcılığın başarı anahtarı: “Onu arzula, bunula idare et” : )) İyi seyirler…

Sert erkekler dans etmez! (Ama biraz gülümseyebilirler…)

24, 2007

Bugün gelen haberler arasında benim seyretmeye doyamadığım Mumya filmlerinin üçüncüsünün çekileceği ve filmde kötü adamı da Jet Li’nin oynayacağı vardı. Jet Li, Hero’dan bu yana gözümde. Mumya filmine de pek uygun gördüm. Şimdi üçüncüsünü heyecanla beklediğim iki film oldu: Karayip Korsanları’nın üçüncüsü ve Mumya serisinin üçüncüsü…

Tatlı Hayat’ta yazdığım sinema yazılarımı, WordPress’deki diğer blogumda (Tatlı Hayat WordPress’te) da yazıyorum. Ayrıca bu yazıların güncel filmlerle ilgili olanlarını Çember Net’teki forumun Film Eleştirileri bölümünde de yayınlıyorum. Çember Net’teki yazılarım çok fazla hit alıyor, ama siz Tatlı Hayat’tan okumaya devam edin, çünkü Çember Net’te resim ve link olanağı yok, grafik tasarımı da bu kadar iyi değil.

Sadede geleyim, geçenlerde gelen bir mailde, kadın olduğumu öğrenen bir okurum çok şaşırdığını belirtmiş (Nahide’yi erkek ismi sandığı için ben daha çok şaşırdım). “Sizin izlediğiniz filmler hep erkek filmleri” diyor. Allah allah! Kadın filmi, erkek filmi diye bir kavram mı var? Yapımcılar bir film yaparken “hadi şimdi de şöyle güzel bi erkek filmi yapalım” diye mi kolları sıvıyorlar? Neyse, okurumun kastettiği sanıyorum aksiyon filmlerinin kadınların ilk tercihi olmaması. Mesela bu hafta vizyona giren filmler arasında “Söz ve Müzik” varken ben “Apokaliptika”ya gideceğim. Böylece erkek filmi (?!) izlemiş olacağım.

Hem okuyucuma cevap, hem size acıklama olsun diye yazıyorum. Çocukken çok çizgi roman okurdum. Bizim zamanımızda Pokemon’lar Avatar’lar falan yoktu (Bkz. Sünger Bob yazım). Red Kit’ten Örümcek Adam’a, Kızıl Maske’den Süperman’e ne varsa okudum. O yüzden fantastik filmler, mistik şeyler, masallar, efsaneler benim çocuk tarafıma çok hitap eder (Geçen hafta 300 Spartalı yazmıştım, bu hafta da Apokaliptika yazacağım kısmetse). Yine 80′li 90′lı yılların B sınıfı aksiyon filmleri ve “ille de aksiyon filmi kahramanı” haline getirilen oyuncularına da pek muhabbetim vardır. Kim mi bunlar? En başta Jean-Claude Van Damme, Christopher Lambert, Steven Seagal gelir. Hulk Hogan’ın yeri ayrıdır. Arnold Schwarzenegger ise A sınıfına atlamayı başarabilmiş bir oyuncu. (A sınıfı oyuncudur demiyorum, Terminatör gibi çok büyük bütçeli filmlerin aranan oyuncusu oldu demek istiyorum) Bu saydığım oyuncuların hepsi kaslı vücutlu, yakışıklı sayılamayacak adamlar. Bunun için midir bilmem, seri filmi olmasa da Van Damme’ın hangi filmini izlesem, hep aynı kahramanı izliyormuşum gibi gelir bana… Hulk Hogan da öyle… Bu B sınıfı action man’leri pek severim. TV’de ilgiyle izlerim filmlerini. Sert erkeklerdir bunlar, öyle sevgilileri mevgilileri olmaz bunların. Hem kötü adamları dövüp hem en güzel kızı almaz bunlar… Sadece kötü adamları döverler. Yalnız kovboy halleri vardır. Sert erkekler dans etmez…

Jet Li filmlerini gördükçe de acaba diyorum… Acaba Jet Li yapımcıların yeni sert erkek tipi mi? Tabii eskileri kadar sert değil. Artık erkekler maço ve kılıbık diye ikiye ayrılmıyor. Metroseksüeli var, überseksüeli var, osu var, busu var… Günümüz sinemasında su katılmamış John Wayne modeli maço adamı kimseye satamazsınız (gerçi 24 dizisindeki Jack Bauer de az maço değil… Bir dizinin sonunda da ayağını uzat, tv seyret, ya da ne bileyim sevgilinle tatile falan git be adam…) O yüzden Jet Li gibi dövüş ustası ama biraz da sevimli suratlı bir kahraman yarattılar. Kahraman‘da da Korkusuz‘da da yalnızdı Jet Li. Kadın/sevgili unsuru arka plandaydı yani… Görünüşe göre sert erkekler hala dans etmiyor, ama artık gülümsemelerine izin veriliyor…

300 Spartalı tarihe nasıl geçti, nasıl geçecek?

19, 2007


Cuma günü vizyona giren 300, Amerika’da vizyona girdiği hafta gişe rekorları kırdı. Bizde de ilgiyle karşılandı. (Aslında rakamlar henüz açıklanmadı, basının gösterdiği ilgiye dayanarak böyle söylüyorum) Bu hafta çeşitli sitelerden okuduklarım nedeniyle 300 filmine farklı bir açıdan bakalım istedim.

300 Filmi Frank Miller’in aynı adlı çizgi romanından filme uyarlanmış ve M.Ö. 400′lerde geçen Thermopylae savaşında yaşanmış bir hikayeye dayanıyor. Pers ordusunun işgali karşısında Yunanistan’da her biri ayrı bir şehir devlet olan krallıkların birlik olup ordu toplaması biraz vakit alıyor. Malum, antik Yunan’da demokrasi var. Senatolar toplanacak, oylama yapılacak vs. vs. Kahramanlıkları ve savaşkanlıkları dillere destan olan Spartalılar’ın meclisi de savaşa ordu gönderme kararı almada gecikince, Sparta kralı Leonidas, daha fazla bekleyemeyiyor ve en iyi 300 askerini yanına alıp “korumalarımla yürüyüşe çıkıyorum” diye çekip gidiyor. Tabii ki savaşa… İşte film, Leonidas ve 300 askerinin, çok kritik bir dağ geçidini tutup, Pers kralının 2 milyonluk ordusuna kafa tutmasını anlatıyor. SPOILER UYARISI Filmin sonunda tahmin edeceğiniz gibi, 300 kişi ile ancak 5 gün Pers ordusunu oyalayabiliyorlar. Tarihi kaynaklara göre Yunan devletleri ordu gönderiyor ve Pers ordusunun işgali önleniyor. Filmin sonunda burası gösterilmiyor, buraya atıfta bulunuluyor.

Leonidas ve 300 askerinin yaptığı “kamikaze”lik, Herodot tarihinde yazıyor. Bu hikayeyle ilgili 1962′de çekilmiş bir film de var. Bana göre kahramanlıktan çok bir delilik destanı. Fakat kabul etmek gerekir ki bu tür hikayeler, destanlar sinema için harika malzemelerdir. Aksiyonsa aksiyon, duyguysa duygu, coşkuysa coşku alabildiğine. Konumuz olan 300 filminde de dalavereci politikacı, aşık ve mağrur eş, vefakar silah arkadaşı gibi yan karakterler var. Başından sonuna kadar iyinin iyi, kötünün kötü olduğü siyah-beyaz bir dünyayı izliyoruz. Siyah-beyaz dünya benzetmesi yerinde oldu galiba. Çünkü film, çizgi roman tadını vermek için siyah-beyaz tonlarda, yüksek kontrastlar kullanılarak yapılmış. Filmde neyin ne renk olduğunu hatırlamıyoruz, sadece Spartalı askerlerin kıpkırmızı pelerinleri renkli…
Bol aksiyon ve kan gördüğümüz filmin müzikleri de amiyane tabirle “gümbür gümbür”. 100 dakika boyunca masal diyarında bir kahramanlık hikayesini görsel ve işitsel bir şölen eşliğinde “yaşıyoruz”. Eh, sinema dediğimiz de budur zaten…

BİR FİLMİ CİDDİYE ALMAK
300 gösterime girer girmez İranlılar tepki gösterdi. Filmde Pers kralının hilekar, rüşvetçi ve mistik görünümüne karşı, Batı dünyasını temsil eden Spartalılar’ın soğukkanlı, vatansever ve kahraman halleri İranlılar’ı rahatsız etti. Bunun Bush’un Ortadoğu’ya açtığı savaşın gerekçelerini haklı göstermek için hazırlanmış bir kılıf olduğunu söyleyenler var. Türkiye’den gelen tepkilerdeyse Spartalılar’ın zayıf asker ya da çocukları aralarında barındırmamaları nedeniyle bir nevi Neonazi propogandası sayılabileceği bile vardı.

Ben bu tepkileri biraz abartılı buluyorum. Söylediklerinde gerçeklik payı vardır ya da yoktur. Ama tepki gösterilen şey neticede sadece bir film. Yönetmeninin ve senaryo yazarının zihnindeki bir fantezi. Bize asla “tarih böyleydi” diye kabul ettirmeye çalışmayan, aksine gerçeklikten alabildiğine koparmaya çalışan bir kurgusal eser. Bence bir film izleyip ya da bir kitap okuyup, eser sahibine (yazar, yönetmen, oyuncu vb.) “bize bunu nasıl yaparsın, nasıl söylersin” diye çıkışmak çok çocukça. Çünkü okuduğunuzu ya da izlediğinizi gerçeklerle karıştırdığınızı, ayırt edemediğinizi gösterir. Ha Elif Şafak’a “senin roman kahramanın böyle böyle diyor, öyleyse yazar olarak sen bizi aşağılıyorsun” demişsiniz, ha Mel Gibson’a filmindeki kötü karakter yüzünden “sen filminde Museviler’i aşağılıyorsun” demişsiniz, ha Borat’ın maceraları yüzünden “sen bir ulusun onuruyla oynuyorsun” demişsiniz. Yapmayalım… Hepsi birer kurgu, hepsi birer fantezi. Eser sahibi gerçekte kendi düşüncelerini ya da siyasi görüşünü yansıtmış olabilir, dolaylı yollardan mesaj vermek istemiş olabilir. Fakat hikaye dediğimiz şey sembollerle yüklüdür. İyi adam ve kötü adam olmadan hikaye olmaz. Kabul edelim ki en güzel hikayelerde de kötü adamlar (düşmanlar) o toplumdan olmayanlardır. Gerçek hayatta öcüler aramızda yaşar. Ama bunu bilmek de, bununla mücadele etmek de çok acı vericidir. Bu yüzden hikayelerdeki öcüler hep dışarıdan gelir, hep başkalarıdır. Tıpkı bazı devlet başkanlarının şu anda kendi toplumlarına empoze etmeye çalıştığı gibi…

Hikaye ile gerçeği karıştırmayalım. Gerçeklerden yola çıkarak çok güzel hikayeler yaratılabilir. Fakat bir hayalden yola çıkılarak gerçeklik yaratmak… Pek iyi bilmiyorum ama buna ideoloji deniyor galiba… Hani olmayan bir şeyi herkes varmış gibi algılıyor ve öyle davranıyor ya…

300 SPARTALI’DAN NE ÖĞRENEBİLİRİZ?

Ben kendi adıma filmi çok beğendim ve bir sinema (kurgu) klasiği olabilecek bir yapıt olarak görüyorum. Bu filmden çıkardığım sonuçlara gelince:

* Filmde Spartalılar kendi kültürüne yabancı toplumlara “barbar” diyor. Aynısı bizim için de geçerli olduğuna göre (sözlüğümüzdeki “gavur” vb. ifadeleri hatırlayalım), kimsenin kimseye barbar ya da gavur demesiyle kimse barbar ya da gavur sayılamaz. Başka ülkeleri ve toplumları tanımadan haklarında yargıya varmak, içe kapalı bir toplumda yaşamak dünyaya at gözlükleriyle bakmayı sağlıyor…

* Rüşvet ve ihanet hep vardı, hep var ve hep var olacak…

* Yunan yarımadasındaki toplulukların genel adı Greek (Yunan) olmasına rağmen kendilerini Spartalılar, Thespialılar, Atinalılar diye ayırmaları ya da Greek olarak adlandırmaları tamamen ne zaman işlerine nasıl gelirse öyle oluyor. Benzer durumlar Araplar ve Türkler için de geçerli. Bir Arap ne zaman Iraklı, ne zaman Arap oluyor? Lübnanlı Hıristiyan Arap ile müslüman Arap arasındaki fark nedir (genler değil)? Bizler kendimizi ne zaman Türk, ne zaman Boşnak, Çerkez, Laz vb. olarak tanımlıyoruz? Milliyetçilik ve kimlik konusunda biraz daha derin düşünmek gerekiyor…

* İyi bir hikayeniz varsa, reytinginiz asla düşmez… Leonidas antik Yunan döneminde de popülerdi, 1962′de de popülerdi, 2007′de de popüler…

* İyi bir film, iyi bir hikayeye dayanır, görsel işitsel malzemeyle desteklenir. Oliver Stone’un Colin Farrel’lı, Anthony Hopkins’li, Angelina Jolie’li ve Val Kilmer’lı Büyük İskender’ine karşılık, görece genç yönetmen Zack Snyder ve genç oyuncu Gerard Butler’lı 300 filmi, bence daha avantajlı durumda. Oliver Stone’u geçtiğimiz yıllarda Büyük İskender filminden dolayı yerden yere vurdular. Film kötü değildi, yine de izleyicinin damağında hoş bir tad bırakamadı. Oysa söylenecek tek bir şey vardı: “Oliver abi, hikaye biraz dağılmış…”

300 Filmi hakkında ayrıntılı bilgiyi buradan alabilir, fragmanını buradan izleyebilirsiniz. Film müziklerini beğenen rockseverlere de duyuralım, müzisyen Tyler Bates, filmde vokal yapan İranlı sanatçı Azam Ali’yle bir rock albümü hazırlıyormuş. Bu baharda piyasaya çıkacakmış…

300 Spartalı tarihe nasıl geçti, nasıl geçecek?

19, 2007


Cuma günü vizyona giren 300, Amerika’da vizyona girdiği hafta gişe rekorları kırdı. Bizde de ilgiyle karşılandı. (Aslında rakamlar henüz açıklanmadı, basının gösterdiği ilgiye dayanarak böyle söylüyorum) Bu hafta çeşitli sitelerden okuduklarım nedeniyle 300 filmine farklı bir açıdan bakalım istedim.

300 Filmi Frank Miller’in aynı adlı çizgi romanından filme uyarlanmış ve M.Ö. 400′lerde geçen Thermopylae savaşında yaşanmış bir hikayeye dayanıyor. Pers ordusunun işgali karşısında Yunanistan’da her biri ayrı bir şehir devlet olan krallıkların birlik olup ordu toplaması biraz vakit alıyor. Malum, antik Yunan’da demokrasi var. Senatolar toplanacak, oylama yapılacak vs. vs. Kahramanlıkları ve savaşkanlıkları dillere destan olan Spartalılar’ın meclisi de savaşa ordu gönderme kararı almada gecikince, Sparta kralı Leonidas, daha fazla bekleyemeyiyor ve en iyi 300 askerini yanına alıp “korumalarımla yürüyüşe çıkıyorum” diye çekip gidiyor. Tabii ki savaşa… İşte film, Leonidas ve 300 askerinin, çok kritik bir dağ geçidini tutup, Pers kralının 2 milyonluk ordusuna kafa tutmasını anlatıyor. SPOILER UYARISI Filmin sonunda tahmin edeceğiniz gibi, 300 kişi ile ancak 5 gün Pers ordusunu oyalayabiliyorlar. Tarihi kaynaklara göre Yunan devletleri ordu gönderiyor ve Pers ordusunun işgali önleniyor. Filmin sonunda burası gösterilmiyor, buraya atıfta bulunuluyor.

Leonidas ve 300 askerinin yaptığı “kamikaze”lik, Herodot tarihinde yazıyor. Bu hikayeyle ilgili 1962′de çekilmiş bir film de var. Bana göre kahramanlıktan çok bir delilik destanı. Fakat kabul etmek gerekir ki bu tür hikayeler, destanlar sinema için harika malzemelerdir. Aksiyonsa aksiyon, duyguysa duygu, coşkuysa coşku alabildiğine. Konumuz olan 300 filminde de dalavereci politikacı, aşık ve mağrur eş, vefakar silah arkadaşı gibi yan karakterler var. Başından sonuna kadar iyinin iyi, kötünün kötü olduğü siyah-beyaz bir dünyayı izliyoruz. Siyah-beyaz dünya benzetmesi yerinde oldu galiba. Çünkü film, çizgi roman tadını vermek için siyah-beyaz tonlarda, yüksek kontrastlar kullanılarak yapılmış. Filmde neyin ne renk olduğunu hatırlamıyoruz, sadece Spartalı askerlerin kıpkırmızı pelerinleri renkli…
Bol aksiyon ve kan gördüğümüz filmin müzikleri de amiyane tabirle “gümbür gümbür”. 100 dakika boyunca masal diyarında bir kahramanlık hikayesini görsel ve işitsel bir şölen eşliğinde “yaşıyoruz”. Eh, sinema dediğimiz de budur zaten…

BİR FİLMİ CİDDİYE ALMAK
300 gösterime girer girmez İranlılar tepki gösterdi. Filmde Pers kralının hilekar, rüşvetçi ve mistik görünümüne karşı, Batı dünyasını temsil eden Spartalılar’ın soğukkanlı, vatansever ve kahraman halleri İranlılar’ı rahatsız etti. Bunun Bush’un Ortadoğu’ya açtığı savaşın gerekçelerini haklı göstermek için hazırlanmış bir kılıf olduğunu söyleyenler var. Türkiye’den gelen tepkilerdeyse Spartalılar’ın zayıf asker ya da çocukları aralarında barındırmamaları nedeniyle bir nevi Neonazi propogandası sayılabileceği bile vardı.

Ben bu tepkileri biraz abartılı buluyorum. Söylediklerinde gerçeklik payı vardır ya da yoktur. Ama tepki gösterilen şey neticede sadece bir film. Yönetmeninin ve senaryo yazarının zihnindeki bir fantezi. Bize asla “tarih böyleydi” diye kabul ettirmeye çalışmayan, aksine gerçeklikten alabildiğine koparmaya çalışan bir kurgusal eser. Bence bir film izleyip ya da bir kitap okuyup, eser sahibine (yazar, yönetmen, oyuncu vb.) “bize bunu nasıl yaparsın, nasıl söylersin” diye çıkışmak çok çocukça. Çünkü okuduğunuzu ya da izlediğinizi gerçeklerle karıştırdığınızı, ayırt edemediğinizi gösterir. Ha Elif Şafak’a “senin roman kahramanın böyle böyle diyor, öyleyse yazar olarak sen bizi aşağılıyorsun” demişsiniz, ha Mel Gibson’a filmindeki kötü karakter yüzünden “sen filminde Museviler’i aşağılıyorsun” demişsiniz, ha Borat’ın maceraları yüzünden “sen bir ulusun onuruyla oynuyorsun” demişsiniz. Yapmayalım… Hepsi birer kurgu, hepsi birer fantezi. Eser sahibi gerçekte kendi düşüncelerini ya da siyasi görüşünü yansıtmış olabilir, dolaylı yollardan mesaj vermek istemiş olabilir. Fakat hikaye dediğimiz şey sembollerle yüklüdür. İyi adam ve kötü adam olmadan hikaye olmaz. Kabul edelim ki en güzel hikayelerde de kötü adamlar (düşmanlar) o toplumdan olmayanlardır. Gerçek hayatta öcüler aramızda yaşar. Ama bunu bilmek de, bununla mücadele etmek de çok acı vericidir. Bu yüzden hikayelerdeki öcüler hep dışarıdan gelir, hep başkalarıdır. Tıpkı bazı devlet başkanlarının şu anda kendi toplumlarına empoze etmeye çalıştığı gibi…

Hikaye ile gerçeği karıştırmayalım. Gerçeklerden yola çıkarak çok güzel hikayeler yaratılabilir. Fakat bir hayalden yola çıkılarak gerçeklik yaratmak… Pek iyi bilmiyorum ama buna ideoloji deniyor galiba… Hani olmayan bir şeyi herkes varmış gibi algılıyor ve öyle davranıyor ya…

300 SPARTALI’DAN NE ÖĞRENEBİLİRİZ?

Ben kendi adıma filmi çok beğendim ve bir sinema (kurgu) klasiği olabilecek bir yapıt olarak görüyorum. Bu filmden çıkardığım sonuçlara gelince:

* Filmde Spartalılar kendi kültürüne yabancı toplumlara “barbar” diyor. Aynısı bizim için de geçerli olduğuna göre (sözlüğümüzdeki “gavur” vb. ifadeleri hatırlayalım), kimsenin kimseye barbar ya da gavur demesiyle kimse barbar ya da gavur sayılamaz. Başka ülkeleri ve toplumları tanımadan haklarında yargıya varmak, içe kapalı bir toplumda yaşamak dünyaya at gözlükleriyle bakmayı sağlıyor…

* Rüşvet ve ihanet hep vardı, hep var ve hep var olacak…

* Yunan yarımadasındaki toplulukların genel adı Greek (Yunan) olmasına rağmen kendilerini Spartalılar, Thespialılar, Atinalılar diye ayırmaları ya da Greek olarak adlandırmaları tamamen ne zaman işlerine nasıl gelirse öyle oluyor. Benzer durumlar Araplar ve Türkler için de geçerli. Bir Arap ne zaman Iraklı, ne zaman Arap oluyor? Lübnanlı Hıristiyan Arap ile müslüman Arap arasındaki fark nedir (genler değil)? Bizler kendimizi ne zaman Türk, ne zaman Boşnak, Çerkez, Laz vb. olarak tanımlıyoruz? Milliyetçilik ve kimlik konusunda biraz daha derin düşünmek gerekiyor…

* İyi bir hikayeniz varsa, reytinginiz asla düşmez… Leonidas antik Yunan döneminde de popülerdi, 1962′de de popülerdi, 2007′de de popüler…

* İyi bir film, iyi bir hikayeye dayanır, görsel işitsel malzemeyle desteklenir. Oliver Stone’un Colin Farrel’lı, Anthony Hopkins’li, Angelina Jolie’li ve Val Kilmer’lı Büyük İskender’ine karşılık, görece genç yönetmen Zack Snyder ve genç oyuncu Gerard Butler’lı 300 filmi, bence daha avantajlı durumda. Oliver Stone’u geçtiğimiz yıllarda Büyük İskender filminden dolayı yerden yere vurdular. Film kötü değildi, yine de izleyicinin damağında hoş bir tad bırakamadı. Oysa söylenecek tek bir şey vardı: “Oliver abi, hikaye biraz dağılmış…”

300 Filmi hakkında ayrıntılı bilgiyi buradan alabilir, fragmanını buradan izleyebilirsiniz. Film müziklerini beğenen rockseverlere de duyuralım, müzisyen Tyler Bates, filmde vokal yapan İranlı sanatçı Azam Ali’yle bir rock albümü hazırlıyormuş. Bu baharda piyasaya çıkacakmış…

Buzdolabında 160 dakika

15, 2007

Robert De Niro’nun ikinci yönetmenlik denemesi ve Berlin Film Festivali’nin açılış filmi olan The Good Shepherd – Kirli Sırlar oyuncularının ve teknik kadronun dört dörtlük performansına rağmen eleştirmenleri memnun edemedi. Tabii bizi de…

Afişe bakınca Matt Damon, Angelina Jolie, Robert de Niro, Alec Baldwin, William Hurt gibi isimleri görüp heyecanlandık, gösterimden kalkmadan görelim dedik. Afişin karamsar halinden ve konusundan bir aksiyon filmi beklemiyorduk. Fakat 160 dakikalık filmin 160 dakikası boyunca da kollarımı göğsümde kavuşturup buzdolabında oturur gibi oturacağımı hayal bile edemezdim. Film için kötü, hayalkırıklığına uğratıcı, yetersiz, gereksiz yere karmaşık hale getirilmiş gibi şeyler söylemeyeceğım. Onlar zaten Rotten Tomatoes‘ta yazıyor. Ben film boyunca ecelin nefesini ensemde hissettim, buz gibi soğuk terler döktüm ve üşüdüm, onu söylüyorum. Hayır efendim, sinema salonu soğuk değildi, filmin kendisi Soğuk Savaş yıllarında geçtiğinden midir nedendir, son derece soğuktu.

Filmin konusunu da izlememiş olanlar için kısaca yazayım, başına da “spoiler” uyarısı koyayım. Benden günah gitsin… Edward Willson, 1930′lu yılların sonunda Yale Üniversitesi’nde parlak bir öğrenciyken, savaşın getirdiği ihtiyacın da etkisiyle önce orduda, sonra da haber alma teşkilatının içinde bulur kendini. Aslında Willson karakteri, CIA’in kurucusundan (adını ne yazık ki şu anda hatırlayamadığım kişi) esinlenerek yaratılmış. Ve özetin de özeti, filmde hiçbir şey olmuyor. Film Willson’un inandığı değerlerin yani ülkenin çıkarını korumak için özel hayatını ve hatta ailesini bile feda ettiği gerçeğini gözümüze sokuyor. Hani biz yataklarımızda rahat uyuyalım diye bazıları uyumaz meselesi. Fakat bunu anlatırken, Robert DeNiro bunun bir film olduğunu unutmuş; özgün kişinin soğuk ve duygusuz karakterinin altını fazlaca çizmeye kalkışmış. Dolayısıyla filmde hiçbir şeye tepki vermeyen (ne olumlu, ne olumsuz) duygusuz bir Matt Damon’ın (Willson) hayatından 30 yıllık bir bölüm izliyoruz ama drama yok. Kime güveneceğini bilemediği, durmadan arkasını kollamak zorunda olduğu, kendini ve ailesini asla güvende hissetmediği bir 30 yıl. 160 dakikaya sığdırılmış bir 30 yıl, minimum ama çok anlamlı diyaloglar, her diyalogtan bir mesaj çıkarma çabası ve Matt Damon’ın sinirlenmediği, gülmediği, heyecanlanmadığı, küfretmediği buzdolabı suratı…

Sezar’ın hakkı Sezar’a… Filmin bir tarzı, bir üslubu var mı? Var. Tutarlı mı? Tutarlı. Oyunculuk iyi mi? İyi. Senaryo güzel mi? Valla bana da gelse böyle bir senaryo, ben de hayacanlanırdım. Filmin tek kusuru (ve aslında izleyiciyi de en çok yoran ve filmden sinema tadı almasını engelleyen şey) çok fazla şeyin bir filme sığdırılmaya çalışılmış olması. Tamam, derslerine çalışmışlar. Olaylar tarih kurgusu içinde gerçek olaylarla son derece sağlam bağlarla bağlı. Her kahramanın bir rolü var, bir mesaj veriyor. “Ajanlıkta kimseye güvenemezsin”, “kimin gerçekte yurtsever olduğunu, kimin olmadığını asla bilemezsin”, “sana/vatana ihanet eden adamın çok basit nedenleri olabilir”, “Amerika, gücünü karşısına bir öcü koymak ve bu öcüyle mücadele ediyor gibi görünmeye borçludur” vs. vs. Filmin bir ileri bir geri sararak izlettirilen tamamında, zaten karakter tahlili yapmaya fırsat bulamadığımız ve sayısı çok fazla olan kahramanları tanımaya, anlamaya, diyaloglarından mesaj çıkarmaya ve bu mesajları kronolojik bir sıraya sokarak olayların örgüsünü anlamaya çalışıyoruz… Offf, yazarken bile yoruldum…

Bir Pazar günü, kolanızı mısırınızı alıp, keyifle seyredip, gülerek çıkacağınız bir film değil Kirli Sırlar. Bence sinamada izlemeyin. DVD’sini alın, 3-4 arkadaş bir arada izleyin. Film bitiminde anlayanlar anlamayanların sorularını yanıtlasın. Kafanızı karıştırsa, yorsa, üşütse de izlemeye değer bir film. Bu kadar laftan sonra bir de kritiğim olacak (?!), filmin montajında o ileri geri tarihlere gidip gelmeler olmasa, film düz düz aksa, sadece ilk sahnedeki kaset dinleme olayının çözümünü sona bıraksalarmış, film şimdikinden daha kötü ya da niteliksiz olmaz, aksine daha kolay anlaşılır ve daha akıcı olurmuş diyorum… Şahsi kanaatim…

NOT 1: Filmin orijinal afişini koydum. Türkiye’deki afişte Robert de Niro ve Angelina Jolie de var, fakat filmde rolleri o kadar küçük ki, niye afişteler, filmin kurgusuyla çelişmiyor mu gibi sorular geliyor aklımıza. Orijinal afiş filmi daha iyi anlatıyor bence…

NOT 2: Filme adını veren “good shepherd (iyi çoban)” terimi bildiğim kadarıyla İncil’de İsa’yı kast ederek kullanılıyor. İnsanları kurtuluşa götüren, koruyup gözeten manasında. Daha adında bile mesaj/gönderme olan bir film bu. Ama içeride İncil’in bu bölümüne herhangi bir atıf yok. Onu da siz bileceksiniz, siz bulacaksınız artık…


NOT 3:
Bu film Oscar da dahil olmak üzere pek çok ödüle aday oldu ama sadece Berli Film Festivali’nde tüm oyuncu kadrosuna topluca Gümüş Ayı verildi. Bana göre nedeni, Robert De Niro’nun Oscar alamayacak kadar Avrupai bakış açısı. Bu film, yönetmenin bakış açısını beğeniyorsak eğer, kendi içinde son derece tutarlı ve ne dediğini bilen bir film. Sorun, son derece partiotik duyguların altını çizse de Akademi üyelerinin yüreğini burkacak Amerikanvari (arabesk demek daha doğru aslında) bir söyleme sahip olmamasıydı.

Filmin fotoğrafları ve trailer’ı için buraya tıklayabilirsiniz.

Buzdolabında 160 dakika

15, 2007

Robert De Niro’nun ikinci yönetmenlik denemesi ve Berlin Film Festivali’nin açılış filmi olan The Good Shepherd – Kirli Sırlar oyuncularının ve teknik kadronun dört dörtlük performansına rağmen eleştirmenleri memnun edemedi. Tabii bizi de…

Afişe bakınca Matt Damon, Angelina Jolie, Robert de Niro, Alec Baldwin, William Hurt gibi isimleri görüp heyecanlandık, gösterimden kalkmadan görelim dedik. Afişin karamsar halinden ve konusundan bir aksiyon filmi beklemiyorduk. Fakat 160 dakikalık filmin 160 dakikası boyunca da kollarımı göğsümde kavuşturup buzdolabında oturur gibi oturacağımı hayal bile edemezdim. Film için kötü, hayalkırıklığına uğratıcı, yetersiz, gereksiz yere karmaşık hale getirilmiş gibi şeyler söylemeyeceğım. Onlar zaten Rotten Tomatoes‘ta yazıyor. Ben film boyunca ecelin nefesini ensemde hissettim, buz gibi soğuk terler döktüm ve üşüdüm, onu söylüyorum. Hayır efendim, sinema salonu soğuk değildi, filmin kendisi Soğuk Savaş yıllarında geçtiğinden midir nedendir, son derece soğuktu.

Filmin konusunu da izlememiş olanlar için kısaca yazayım, başına da “spoiler” uyarısı koyayım. Benden günah gitsin… Edward Willson, 1930′lu yılların sonunda Yale Üniversitesi’nde parlak bir öğrenciyken, savaşın getirdiği ihtiyacın da etkisiyle önce orduda, sonra da haber alma teşkilatının içinde bulur kendini. Aslında Willson karakteri, CIA’in kurucusundan (adını ne yazık ki şu anda hatırlayamadığım kişi) esinlenerek yaratılmış. Ve özetin de özeti, filmde hiçbir şey olmuyor. Film Willson’un inandığı değerlerin yani ülkenin çıkarını korumak için özel hayatını ve hatta ailesini bile feda ettiği gerçeğini gözümüze sokuyor. Hani biz yataklarımızda rahat uyuyalım diye bazıları uyumaz meselesi. Fakat bunu anlatırken, Robert DeNiro bunun bir film olduğunu unutmuş; özgün kişinin soğuk ve duygusuz karakterinin altını fazlaca çizmeye kalkışmış. Dolayısıyla filmde hiçbir şeye tepki vermeyen (ne olumlu, ne olumsuz) duygusuz bir Matt Damon’ın (Willson) hayatından 30 yıllık bir bölüm izliyoruz ama drama yok. Kime güveneceğini bilemediği, durmadan arkasını kollamak zorunda olduğu, kendini ve ailesini asla güvende hissetmediği bir 30 yıl. 160 dakikaya sığdırılmış bir 30 yıl, minimum ama çok anlamlı diyaloglar, her diyalogtan bir mesaj çıkarma çabası ve Matt Damon’ın sinirlenmediği, gülmediği, heyecanlanmadığı, küfretmediği buzdolabı suratı…

Sezar’ın hakkı Sezar’a… Filmin bir tarzı, bir üslubu var mı? Var. Tutarlı mı? Tutarlı. Oyunculuk iyi mi? İyi. Senaryo güzel mi? Valla bana da gelse böyle bir senaryo, ben de hayacanlanırdım. Filmin tek kusuru (ve aslında izleyiciyi de en çok yoran ve filmden sinema tadı almasını engelleyen şey) çok fazla şeyin bir filme sığdırılmaya çalışılmış olması. Tamam, derslerine çalışmışlar. Olaylar tarih kurgusu içinde gerçek olaylarla son derece sağlam bağlarla bağlı. Her kahramanın bir rolü var, bir mesaj veriyor. “Ajanlıkta kimseye güvenemezsin”, “kimin gerçekte yurtsever olduğunu, kimin olmadığını asla bilemezsin”, “sana/vatana ihanet eden adamın çok basit nedenleri olabilir”, “Amerika, gücünü karşısına bir öcü koymak ve bu öcüyle mücadele ediyor gibi görünmeye borçludur” vs. vs. Filmin bir ileri bir geri sararak izlettirilen tamamında, zaten karakter tahlili yapmaya fırsat bulamadığımız ve sayısı çok fazla olan kahramanları tanımaya, anlamaya, diyaloglarından mesaj çıkarmaya ve bu mesajları kronolojik bir sıraya sokarak olayların örgüsünü anlamaya çalışıyoruz… Offf, yazarken bile yoruldum…

Bir Pazar günü, kolanızı mısırınızı alıp, keyifle seyredip, gülerek çıkacağınız bir film değil Kirli Sırlar. Bence sinamada izlemeyin. DVD’sini alın, 3-4 arkadaş bir arada izleyin. Film bitiminde anlayanlar anlamayanların sorularını yanıtlasın. Kafanızı karıştırsa, yorsa, üşütse de izlemeye değer bir film. Bu kadar laftan sonra bir de kritiğim olacak (?!), filmin montajında o ileri geri tarihlere gidip gelmeler olmasa, film düz düz aksa, sadece ilk sahnedeki kaset dinleme olayının çözümünü sona bıraksalarmış, film şimdikinden daha kötü ya da niteliksiz olmaz, aksine daha kolay anlaşılır ve daha akıcı olurmuş diyorum… Şahsi kanaatim…

NOT 1: Filmin orijinal afişini koydum. Türkiye’deki afişte Robert de Niro ve Angelina Jolie de var, fakat filmde rolleri o kadar küçük ki, niye afişteler, filmin kurgusuyla çelişmiyor mu gibi sorular geliyor aklımıza. Orijinal afiş filmi daha iyi anlatıyor bence…

NOT 2: Filme adını veren “good shepherd (iyi çoban)” terimi bildiğim kadarıyla İncil’de İsa’yı kast ederek kullanılıyor. İnsanları kurtuluşa götüren, koruyup gözeten manasında. Daha adında bile mesaj/gönderme olan bir film bu. Ama içeride İncil’in bu bölümüne herhangi bir atıf yok. Onu da siz bileceksiniz, siz bulacaksınız artık…


NOT 3:
Bu film Oscar da dahil olmak üzere pek çok ödüle aday oldu ama sadece Berli Film Festivali’nde tüm oyuncu kadrosuna topluca Gümüş Ayı verildi. Bana göre nedeni, Robert De Niro’nun Oscar alamayacak kadar Avrupai bakış açısı. Bu film, yönetmenin bakış açısını beğeniyorsak eğer, kendi içinde son derece tutarlı ve ne dediğini bilen bir film. Sorun, son derece partiotik duyguların altını çizse de Akademi üyelerinin yüreğini burkacak Amerikanvari (arabesk demek daha doğru aslında) bir söyleme sahip olmamasıydı.

Filmin fotoğrafları ve trailer’ı için buraya tıklayabilirsiniz.

Oscar gecesini kuaförler sabote etti!

26, 2007

Dün gece 79. kez verilen Akademi Ödülleri’nin heyecanla beklenen ödül törenini naklen yayınlar aracılığıyla bütün dünya izledi. Kırmızı halı üzerinde yıldızlar geçidine damgasını vuran iki şey vardı: Ünlülerin birbirinden feci saç modelleri ve tek omuzlu elbise modası.

Kuaförün intikamı

Dün gece milyonların heyecanla beklediği kırmızı halı geçidinde oldukça hayal kırıklığı yaşatan kıyafetler gördük ünlülerin üzerinde. Ünlü modacıların “o gece bütün dünya benim tasarımlarımı görsün, alkışlasın” diye ünlüleri giydirmek için yarıştığını biliyoruz. Mücevhercilerin de bundan geri durmadığını… Dün gece ünlülerin talihsiz seçimleri sayesinde Hollywoodlu kızların markası Marchesa gecenin yıldızı oldu. Çünkü Jennifer Lopez, Marchesa’nın yüksek belli, bol drapeli ve taşlı bir elbisesi ile gecenin en güzel kadınlarından biriydi. Her yıl stilleri ve şıklıkları ile anılan Nicole Kidman ve Gwyneth Paltrow ise o gece kuaförlerin gazabına uğramıştı. Aynı saç modeli ile pişti oldukları yetmiyormuş gibi, o saçlar ne o giysilerin hakkını veriyordu ne de gecenin ciddiyetine uygundu. Yukarıda görüyorsunuz. Düz taranmış saçları yandan ayırıp tek omuza bırakmak moda. Daha doğrusu bu modayı bahar aylarında daha sık göreceğiz. Fakat jean pantolon-askılı bluz üzerinde görmeyi tercih edeceğimiz bu saç modeli ile Oscar gecesine gelmek de neyin nesi? Hadi Nicole Kidman hediye paketine benzeyen kırmızı elbisesi ve son zamanlarda yaptırdığı dudak dolgusu ile ibreyi şaşırdı; peki Gwyneth Paltrow’a ne demeli? Gecenin en güzel elbiselerinden birini giyip, mercan rengi ruju da sürüp geceye damgasını vurmak varken karambole gelmiş. Yıldırım Özdemir, sana söylüyorum! Hollywood’ta bir şube açmanın vaktidir.

Ne varsa eskilerde var

Gecede şıklığı tartışılmayan tek kişi Helen Mirren idi. Oscar alacağına daha önceden aldığı Golden Globe ve Bafta ödülleri yüzünden neredeyse kesin gözüyle bakılan Helen Mirren, gecenin önemini ve tüm gözlerin üzerinde olacağını düşünerek harika bir seçim yapmıştı. Helen Mirren’in Christian Lacroix elbisesi dore, şifon ve dantel uyumuyla harikaydı. Geceye ödül sunumu yapmak için katılan Catherine Deneuve de Jean Paul Gaultier tasarımı siyah elbisesi ve bu elbiseye renk katan iğnesi ile son derece şıktı. Oscar adaylarından Meryl Streep -ki bu sene aday olduğu film Devil Wears Prada – Şeytan Marka Giyer filmindeki rolünde efsanevi Vogue dergisi editörü Anna Wintour’u karikatürize ediyordu- filminde canlandırdığı stil ikonundan geri kalmamıştı. Prada giysileri ve mercan rengi otantik takılarıyla son derece hoş görünüyordu. Dün gece, film boyunca ti’ye alınan Prada’nın biraz olsun gönlününü almıştır sanıyorum.

Gençler de kırmızı halıda yürümeyi ögrenecek

Geceya katılan genç oyuncuların şıklık konusunda kafaları biraz karışıktı galiba.

1. Yeni Bond kızı Eva Green‘in, pudra rengindeki Givenchy elbisesi muhteşemdi.
Fakat saçları korkunçtu. Gölgede kaldı, yazık oldu… (Eva Green’i hep Ahu Türkpençe’ye benzetiyorum. Biri bu kızları kurtarsın bu korkunç saç modellerinden Allah rızası için!)

2. Yeni neslin yetenekli oyuncusu Maggie Gyllenhaal, törene erken gelerek, gazetecilerin bol bol fotoğraf çekmesine izin verdi. Gece mavisi ve siyah saten elbisesinin tek omuzlu olmanın dışında konuşulacak pek bir tarafı yok. Saçları dağınık topuz ve kakülleri ile yaşına uygundu. Aferin Maggie, böyle devam et!

3. Kate Winslet‘in açık yeşil Valentino elbisesi yine tek omuzluydu. Chopard küpeleri görünsün diye sımsıkı topuz yaptırmıştı saçlarını. Bence gerek yoktu, ama kötü denemezdi.

4. Gecenin fıstığı Reese Witherspoon‘du. Mürdüm rengi straples Nina Ricci elbisesi ile gerçekten çok hoş görünüyordu. Sapsarı saçlarını da açık bırakarak “sarışının adı var” iddiasını bir kez daha kanıtlamış oldu.

5. Rachel Weisz, saten Vera Wang kuyruklu straplez elbisesi ile gecenin en şık kadınlarından biriydi.

6. Naomi Watts, Nicole Kidman ile birlikte oynayacağı yeni filmle gündemde. Ancak geceye eski arkadaşı Kidman ile birlikte gelmeseydi keşke… Açık sarı straples Escada elbisesi yüksek bel ve geniş kemeriyle hem modaya çok uygun, hem de çok şıktı. Ne yazık ki Kidman’ın hediye paketi kadar dikkat çekmedi…

7. Devil Wears Prada’nın genç oyuncularından Emily Blunt, geceye straplez Calvin Klein elbiseyle katıldı. Son derece şıktı. İleride göz kamaştıracağını düşünüyorum.

8. Devil Wears Prada’nın genç yıldızı ve Acemi Prenses Anne Hathaway, Valentino imzalı göğsünde ve kuyruğunda fiyonkları olan bir elbise giymişti. Anladık, şeker kız olarak anılmak hoşuna gidiyor, Valentino da gayet iyi bir seçim ama, gecenin ikinci hediye paketine ihtiyacı yoktu…

9. Cameron Diaz, geceye yeni sevgilisi olduğu iddia edilen Djimon Hounsou ile gelmedi. Beyaz Valentino elbisesi şıktı ama kumral saç ve beyaz elbise ile çok sönük görünüyordu. Zümrüt küpeleri ve dağınık saçıyla bile durumu kurtaramadı.

10. En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adayı Djimon Hounsou ise, smokinli erkekler arasında kıyafeti konuşulmaya değerdi. Gecenin önemine uygun olarak smokin giymeyi seçen Hounsou’nun renk tercihi kahverengiydi ve dar kesimli Gucci smokin çok yakışmıştı. Aferin Hounsou, kıyafete para harca, göz kamaştır ki Hollywood’ta kaşen artsın. Oyunculuğuna bir diyeceğimiz yok zaten…

NOT: Bu yazıda hiç sözü geçmeyen Cate Blanchett geceye Armani Privé füme rengi tek omuzlu bir elbiseyle katıldı. Cate Blanchett’in stili ve şıklığı ayrı bir yazının konusu…

Oscar gecesini kuaförler sabote etti!

26, 2007

Dün gece 79. kez verilen Akademi Ödülleri’nin heyecanla beklenen ödül törenini naklen yayınlar aracılığıyla bütün dünya izledi. Kırmızı halı üzerinde yıldızlar geçidine damgasını vuran iki şey vardı: Ünlülerin birbirinden feci saç modelleri ve tek omuzlu elbise modası.

Kuaförün intikamı

Dün gece milyonların heyecanla beklediği kırmızı halı geçidinde oldukça hayal kırıklığı yaşatan kıyafetler gördük ünlülerin üzerinde. Ünlü modacıların “o gece bütün dünya benim tasarımlarımı görsün, alkışlasın” diye ünlüleri giydirmek için yarıştığını biliyoruz. Mücevhercilerin de bundan geri durmadığını… Dün gece ünlülerin talihsiz seçimleri sayesinde Hollywoodlu kızların markası Marchesa gecenin yıldızı oldu. Çünkü Jennifer Lopez, Marchesa’nın yüksek belli, bol drapeli ve taşlı bir elbisesi ile gecenin en güzel kadınlarından biriydi. Her yıl stilleri ve şıklıkları ile anılan Nicole Kidman ve Gwyneth Paltrow ise o gece kuaförlerin gazabına uğramıştı. Aynı saç modeli ile pişti oldukları yetmiyormuş gibi, o saçlar ne o giysilerin hakkını veriyordu ne de gecenin ciddiyetine uygundu. Yukarıda görüyorsunuz. Düz taranmış saçları yandan ayırıp tek omuza bırakmak moda. Daha doğrusu bu modayı bahar aylarında daha sık göreceğiz. Fakat jean pantolon-askılı bluz üzerinde görmeyi tercih edeceğimiz bu saç modeli ile Oscar gecesine gelmek de neyin nesi? Hadi Nicole Kidman hediye paketine benzeyen kırmızı elbisesi ve son zamanlarda yaptırdığı dudak dolgusu ile ibreyi şaşırdı; peki Gwyneth Paltrow’a ne demeli? Gecenin en güzel elbiselerinden birini giyip, mercan rengi ruju da sürüp geceye damgasını vurmak varken karambole gelmiş. Yıldırım Özdemir, sana söylüyorum! Hollywood’ta bir şube açmanın vaktidir.

Ne varsa eskilerde var

Gecede şıklığı tartışılmayan tek kişi Helen Mirren idi. Oscar alacağına daha önceden aldığı Golden Globe ve Bafta ödülleri yüzünden neredeyse kesin gözüyle bakılan Helen Mirren, gecenin önemini ve tüm gözlerin üzerinde olacağını düşünerek harika bir seçim yapmıştı. Helen Mirren’in Christian Lacroix elbisesi dore, şifon ve dantel uyumuyla harikaydı. Geceye ödül sunumu yapmak için katılan Catherine Deneuve de Jean Paul Gaultier tasarımı siyah elbisesi ve bu elbiseye renk katan iğnesi ile son derece şıktı. Oscar adaylarından Meryl Streep -ki bu sene aday olduğu film Devil Wears Prada – Şeytan Marka Giyer filmindeki rolünde efsanevi Vogue dergisi editörü Anna Wintour’u karikatürize ediyordu- filminde canlandırdığı stil ikonundan geri kalmamıştı. Prada giysileri ve mercan rengi otantik takılarıyla son derece hoş görünüyordu. Dün gece, film boyunca ti’ye alınan Prada’nın biraz olsun gönlününü almıştır sanıyorum.

Gençler de kırmızı halıda yürümeyi ögrenecek

Geceya katılan genç oyuncuların şıklık konusunda kafaları biraz karışıktı galiba.

1. Yeni Bond kızı Eva Green‘in, pudra rengindeki Givenchy elbisesi muhteşemdi.
Fakat saçları korkunçtu. Gölgede kaldı, yazık oldu… (Eva Green’i hep Ahu Türkpençe’ye benzetiyorum. Biri bu kızları kurtarsın bu korkunç saç modellerinden Allah rızası için!)

2. Yeni neslin yetenekli oyuncusu Maggie Gyllenhaal, törene erken gelerek, gazetecilerin bol bol fotoğraf çekmesine izin verdi. Gece mavisi ve siyah saten elbisesinin tek omuzlu olmanın dışında konuşulacak pek bir tarafı yok. Saçları dağınık topuz ve kakülleri ile yaşına uygundu. Aferin Maggie, böyle devam et!

3. Kate Winslet‘in açık yeşil Valentino elbisesi yine tek omuzluydu. Chopard küpeleri görünsün diye sımsıkı topuz yaptırmıştı saçlarını. Bence gerek yoktu, ama kötü denemezdi.

4. Gecenin fıstığı Reese Witherspoon‘du. Mürdüm rengi straples Nina Ricci elbisesi ile gerçekten çok hoş görünüyordu. Sapsarı saçlarını da açık bırakarak “sarışının adı var” iddiasını bir kez daha kanıtlamış oldu.

5. Rachel Weisz, saten Vera Wang kuyruklu straplez elbisesi ile gecenin en şık kadınlarından biriydi.

6. Naomi Watts, Nicole Kidman ile birlikte oynayacağı yeni filmle gündemde. Ancak geceye eski arkadaşı Kidman ile birlikte gelmeseydi keşke… Açık sarı straples Escada elbisesi yüksek bel ve geniş kemeriyle hem modaya çok uygun, hem de çok şıktı. Ne yazık ki Kidman’ın hediye paketi kadar dikkat çekmedi…

7. Devil Wears Prada’nın genç oyuncularından Emily Blunt, geceye straplez Calvin Klein elbiseyle katıldı. Son derece şıktı. İleride göz kamaştıracağını düşünüyorum.

8. Devil Wears Prada’nın genç yıldızı ve Acemi Prenses Anne Hathaway, Valentino imzalı göğsünde ve kuyruğunda fiyonkları olan bir elbise giymişti. Anladık, şeker kız olarak anılmak hoşuna gidiyor, Valentino da gayet iyi bir seçim ama, gecenin ikinci hediye paketine ihtiyacı yoktu…

9. Cameron Diaz, geceye yeni sevgilisi olduğu iddia edilen Djimon Hounsou ile gelmedi. Beyaz Valentino elbisesi şıktı ama kumral saç ve beyaz elbise ile çok sönük görünüyordu. Zümrüt küpeleri ve dağınık saçıyla bile durumu kurtaramadı.

10. En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adayı Djimon Hounsou ise, smokinli erkekler arasında kıyafeti konuşulmaya değerdi. Gecenin önemine uygun olarak smokin giymeyi seçen Hounsou’nun renk tercihi kahverengiydi ve dar kesimli Gucci smokin çok yakışmıştı. Aferin Hounsou, kıyafete para harca, göz kamaştır ki Hollywood’ta kaşen artsın. Oyunculuğuna bir diyeceğimiz yok zaten…

NOT: Bu yazıda hiç sözü geçmeyen Cate Blanchett geceye Armani Privé füme rengi tek omuzlu bir elbiseyle katıldı. Cate Blanchett’in stili ve şıklığı ayrı bir yazının konusu…