‘Yemek’ Kategorisi için Arşiv

Herkesin bir konsepti var (mı acaba?)

11, 2007

Daha önce Robert’s Coffee‘nin logo ve kurumsal renk bakımından Starbucks’a ne kadar benzediğini anlatan bir yazı yazmıştım. Nişantaşı’na yeni açılan Barnie’s’in de (üstelik Starbucks’ın tam karşısına) duvarlarında ve kurumsal sitesinde şu ilüstrasyonu görünce, Gloria Jeans’e ne kadar benzediğini düşünmeden edemedim.

Barnie’s de zincir kahveci-kafe. Yakın zamanda pek çok yeni şubesi açılacak. Stabucks’tan Gloria Jeans’e benzer yönde farklı: Mesela kahve daha pahalı, masalara servis var, dekorasyon daha özenli, yiyecek çeşitleri daha fazla (genellikle kafe yemekleri)…

Cumartesi akşamı sevgili Ayşegül Eberdes’le uğradık. Mönüyü ayrıntılı incelemedim, çünkü “her zamankinden” içtim (kahve söylenmesi gerekiyorsa, tercimim her zaman filtre kahvedir. Filtre kahve yoksa Americano ya da sade Türk kahvesi söylerim. Karar vermem hep kısa sürer). Etrafımızda dört dönen garsonlar (olumlu anlamda söylüyorum) ve küçük boy kahveye 5.5 YTL vermemizin dışında, diğer zincir kahvecilerden farklı pek fazla bir şey göremediğimizi söyleyebilirim. Yemeklerini ve çeşit çeşit kahvelerini inceleyip, ileride daha geniş bir yazı yazacağım…

Helva yapmak kolay olsaydı…

31, 2007

Nişantaşı’nda (çok yeni olmamakla birlikte güneşli günlerde yer bulamadığınız için) “yeni yeni popülerleşmeye başlayan” bir kafemiz var: Backhaus. Eski Burberry mağazasının yerinde Akkavak Sokak’ta. Girişte pasta reyonu var, donut’lar, kruvasanlar, cheesecake’ler, pastalar ve kurabiyeler. Zemin katta ve asma katta oturup yemek yeme imkanı var, hatta Tunaman Çarşısı ile aradaki minik parka bakan cepheye masa konuyor, açık havada da oturabiliyorsunuz.

Backhaus, Alman ya da Flamanca galiba. Çünkü burada donat’a farklı bir ad veriliyor (neydi unuttum), kuzey Avrupalı bir markanın franchise’ı izlenimi var, fakat böyle bir logosu böyle olan bir marka bulamadım internette. Neyse, bunu ilgilisini bulunca soracağım. Özetle Nişantaşı’nda harika bir konumda, harika ekmek ve tatlıları olan, son derece modern görünümlü bir kafemiz oldu. Fakat…

Un var, şeker var, yağ var… Fakat… helva yapmak o kadar kolay olsaydı, herkes yapardı. İş köşebaşı dükkanı kapıp, garsonları birörnek giydirmekle bitmiyor. Backhaus bir süre sonra düşük ciro yapmaktan kapanırsa hiç şaşmam. Müdavimleri de “bu kadar hoş bir yer niye tutmadı?” diye şaşırır belki. Öncelikle Backhaus kafası karışık bir yer. Kafe mi, pastane mi, restoran mı? Geniş dükkanı bulunca hem o, hem bu, hem şu olmak istemiş. Çorba 5 YTL, salata 12 YTL, tost 5.5 YTL, kahve 3 YTL. Fiyatlar ucuz mu pahalı mı sizce? Yiyecek pahalı, kahve çok ucuz. Dışarı verdikleri poğaça, kruvasan, simit vb. de Divan ya da Konak pastanesine göre daha ucuz. Ürünlerini bu şekilde konumlandıran bir markanın, pastane-kafe gibi çalışmasını bekleriz. Fakat madem o koca dükkana kira ödeniyor ve masalar var (ki Nişantaşı’nda böyle bir yerin kirası 6.000-10.000 USD arasındadır), o zaman yemek de verelim de ciro artsın diye düşünülmüş galiba. İşte o noktada da işletme kendi ipini çekmiş bence.

Backhaus’ta mutfak alt katta, çay,kahve ve pastalar üst katta. Adisyon hazırlanan servant arkada, yazar kasa ve pos cihazları ön tarafta. Tam bir kaos var. Dolayısıyla masaya oturtulan, yemek yemesi ve daha yüksek hesap ödemesi beklenen müşteri için dakika bir gol bir… Tost geliyor, çay gelmiyor. Adisyon geliyor, para üstü bir türlü gelemiyor. Mesela iki kişi öğle yemeği yiyecek. Biri çorba ve salata söyledi, diğeri tost ve çay. Çorba alt kattan, tost ve çay üşt kattan, salata yine alt kattan, müşterinin soğuk içeceği varsa yine üst kattan geliyor. İki kişiye servis yapmak garson için tam bir kabus. Beklemek de müşteriler için… Hele dışarı oturmuşsanız…

Özet: İyi pasta yapmak ayrı bir iştir, restoran işletmek ayrı… Backhaus’a aceleniz varken ya da ayaküstü birşeyler yemek için gitmenizi önermem. Ama çoluk çocuk geniş geniş oturup, uzun bir pazar kahvaltısı yapalım, biraz da güneşlenelim derseniz, Nişantaşı’nda daha iyi bir yer bulamazsınız. Backhaus’u Laptop’ımızla gidilesi kafeler listesine de ekleyelim unutmadan…

Uzaya turist olarak gitmek için bir neden daha…

22, 2007


Biliyorsunuz Virgin Galactic, adam başı 200 bin dolara uzay turu yapıyor. Bunun için bilet alanlar da oldu. Fakat tur 2009′da. Dün okuduğum bir habere göre yazılımcı Charles Simonyi de, başka bir şirketin turuna bilet almış ve uzaya turist olarak gidecek beşinci kişi olacakmış. Simonyi, yolculuğunu daha renkli hale getirmek için arkadaşı Martha Stewart’ı aramış ve bu yolculuk için özel bir mönü hazırlamasını istemiş. Çünkü Simonyi, 7 Nisan’da uzaya çıkacak ve uzay üssündeki mürettebata bu yemeği götürüp sürpriz yapmak istiyor. Bizim Türk astronotlar uzaydaki gurme yemeğin simit kaşar tadında bisküvi olduğunu sansın varsın… Martha’nın mönüsünde kızarmış bıldırcın, kaparili ördek göğsü, patates püresi yatağında tavuk ve elmalı tatlı ile irmikli ıslak kek var.

Virgin Galactic de kendi turunu tanıtmak ve daha renkli hale getirmek için geri kalmıyor. Superman Returns filminin yönetmeni Bryan Singer ve tasarımcı Philippe Starck’a bilet satmışlar. Dahası, Philippe Starck “abi, sizin bu geminin içine ben bi el atayım” diyip, yolculuğun yapılacağı SpaceShipTwo’nun iç mekanları için tasarım yapmış (Bahse girerim Virgin’de aldığı para ile uzay yolculuğu bedavaya gelmiştir).

Uzay yarışı kızışıyor. Benim turum, senin turunu döver!

NOT: Resim Martha Stewart’ın sitesinden alındı, başlangıç yemeği bıldırcın.

Numnum: Kanyon mu GMall mu?

12, 2007


Restoran yazılarını sevdiğinizi biliyorum ya, şuraya hemen elimin altında hazır diye bir Numnum yazısı girivereyim dedim. Bu blog yazma işi bana vallahi billahi bir kameralı cep telefonu aldıracak sonunda. İlaç için Numnum’ın mekan fotoğraflarını bulamadım hiçbir yerde. Yukarıdaki fotoğraflar İstanbul Yiyecek İçecek’in sayfasından alındı. Tanıtımlarını yapacağımıza göre, sorun çıkmaz sanıyorum…

Efendim, Türkiye’nin yıldız aşçılarından Mehmet Gürs’ün şirketi İstanbul Yiyecek İçecek, catering şirketleri, gruba bağlı diğer restoranları ve prodüksiyon şirketiyle yemek işini son derece ciddiye alan bir kuruluş. İlk restoranını 2003′te Maçka’daki GMall’ın içinde açan Numnum da, grubun zincir restoran olması için kurulmuş bir işletme. Resimlerden de anlaşılacağı üzere fast food servisi yapıyor. Fakat fast food’a da hakkını veriyor. Sunumu, mönüsü ve porsiyonları burayı alelade bir “diner”dan (anladınız siz onu : )) ayırıyor.

Resimlerde Panini ekmeğinde biftekli sandviç ve hamburgerler görülüyor. Patates doyana kadar. İyi bir hamburgerciden farkı ince hamurlu çıtır pizzası ve enfes tatlıları. Yoksa fiyatlar gayet makul, adam başı 20-30 YTL’ye patlayasıya yiyebilirsiniz.

Gelelim Kanyon mu GMall mu meselesine. Numnum, şu anda İstanbul’da bu iki alışveriş merkezinin içinde servis veriyor. Önce açılan GMall restoranı, sinema salonlarının arasında, fuayeyle bütünleşik, kapısı penceresi olmayan, öyle okul kantini gibi, gayet samimi bir mekan. Cumartesi ya da Pazar günleri giderseniz “cumartesi babaları”nı görebilirsiniz. Çocuklarına pizza yedirip sinemaya götürürler. Numnum’larda kot pantolonlu tişörtlü garsonlar vardır. Genellikle 25 yaşın altındadırlar. İyi kızlar, çocuklardır ama garsonluğun bir meslek olduğunu pek idrak edememişlerdir. Sanki bize servis yapınca, vereceğimiz bahşişle hemen sinemaya gidecek gibidirler. Kim kime hizmet ediyor, bir an aklınız karışır. Kanyon’daki Numnum ise, barı, bar masaları ve yemek bölümüyle daha büyük bir restoran. Orada host ve hostesler var, “yer gösterilmeden oturmayın” yazıyor kapıda ama, yer gösterecek arkadaşların birilerine sms yollamaları bitmek bilmiyor. Tabii daha büyük olduğundan daha çok servis elemanı var ama o servis elemanlarının mutfakla masalar arasında yürumesi gereken mesafe daha uzun olduğundan, bazen bazı isteklerinizi duymazdan da gelebiliyorlar. Üç kişi yemek yiyecek, ikisinin içeceği gelmiş… Üçüncüsü beklesin efendim, bir kişi için taaa bara mı gidecek gençler?

Özetle; yemekler makul fiyatta ve güzel. Kanyon’a da girseniz, GMall’a da gitseniz aşağı yukarı aynı mönü. Sinemadan önce gitmişseniz, vaktiniz bolsa, masada muhabbet de iyiyse problem yok. Yalnız üç küçük uyarı:

1. Garsonlara fıstık atmayın (anında senli-benli olmaya ya da tuhaf espriler yapmaya başlıyorlar).

2. Kanyon’da cam kenarına oturmayın (efendim dışarıda görecek bir şey yok, üstelik çok soğuk geliyor).

3. Meksika baharatlı biftekli pizza söylemeyin (pizza hamuru o kadar ince ve etler o kadar soslu ki, pizza hamurunuz daha yarısına gelmeden soğumuş ve salçadan vıcık vıcık ıslanmış hale geliyor).

Kültablasız Masa Uygulaması

2, 2007



Şişli Belediyesi, Mustafa Sarıgül sempati toplasın diye bir süre önce fasulyeden bir kampanya başlatmıştı: Dumansız Masa. Ne işe yaradı? Ayrımcılığı körükledi. Şimdi sigara içmeyenler ikinci sınıf insan muamelesi yapılıyor.

Şişli Belediyesi bir süre önce Şisli’yi daha çağdaş, daha modern bir semt haline getirmek için yaptığı saçmalıklara bir yenisini ekledi. Saçmalık diyorum çünkü Nişantaşı’na sanatsal değeri son derece tartışılır yılbaşı ağaçları diktirmekten, kaldırımlara paslanmaz çelikten çöp hazneleri koymaya kadar (çöp kutusu değil onlar) topluma ne faydası olduğu tartışılır pek çok fikri hayata geçiriyor. Evet, Şişli Belediyesi durmadan çalışıyor, birşeyler yapıyor. Fakat bunlar hayatımızı daha güzel hale getirmiyor ki…

Dumansız Masa uygulaması da bunlardan biri. Efendim, Şişli Belediyesi sınırları içindeki kafe ve restoranlarda sigara içenler ve içmeyenler ayrı masalara oturacak, böylece içmeyenlerin temiz hava alması, içenlerin de (kendi keyifleri bilir) içmeyenleri rahatsız etmesi önlenecek. Fakat bu uygulama restoran işletmecilerine pek iyi anlatılamamış olsa gerek, bütün cam kenarı ya da manzaralı masalar sigara içenlerin, bütün kuytuda kalmış, karanlık ya da havasız köşelerdeki masalar sigara içmeyenlerin…

İstatistik, Türkiye’de sigara içme oranının %33 olduğunu söylüyor. Yani her üç kişiden biri. Kadınlarda daha az, erkeklerde daha çok olmakla birlikte ortalama bu.

Şimdi böyle bir istatistiği bile bile restoran sahiplerine “sigara içmeyenleri neden arkalara atıyorsunuz?” ya da “neden sigara içilen masa sayısı, içilmeyenlerden daha az?” diye sorduğunuzda cevap aynı: “Müşterilerimizin çoğu sigara içiyor, içmeyenler azınlık”. Koca bir yalan. Dört kişilik bir grupta bir kişi bile sigara içse, grup sigaralı masaya oturtuluyor. Diğer üç kişi de onunla birlikte hem arkadaşlarının, hem başkalarının içtiği sigara dumanını soluyor. Üstelik Dumansız Masa diye ayrılan bölüme sigara dumanı gitmesi de engellenemiyor. Dumansız Masa, aslında kültablasız masa. Masada sadece kültablası yok, dolayısıyla sigara içemiyorsunuz. Ama sigara dumanı solumakta özgürsünüz…


Gerçek Dumansız Masa

Şişli’de yolum Halaskargazi Caddesi üzerindeki Polo Patisserie&Cafe‘ye düştü. Sadece bir çay içecektim… Alt katı pırıl pırıl pastane. Çay içeceğim deyince, üst kattaki kafe bölümüne davet ettiler. Ohh, üst kat aydınlık, ferah… Genç bir kadın garson tarafından karşılandım, “hoşgeldiniz, sigara kullanıyor musunuz?” (Kadın garson çalıştırmak bir işletmenin uygarlık düzeyini gösterir. Aynı şekilde kadın garsonların çalışmak için o işletmeyi seçmesi de…) “Hayır” dedim korka korka, beni yine arkadaki karanlık köşeye mi atacaklar diye… Cam kenarındaki en aydınlık, en ferah masaları gösterdi, “o zaman sizi şöyle alayım”. Aman yarabbi, ilk defa sigara içmediğim için taltif ediliyorum… Sigara içilen bölüm arkadaymış, daha genişmiş… Bana ne! Aydınlık, ferah, havadar masamda oturdum, bir çay içtim. Wireless internet de vardı, biraz daha oturdum, bir çay daha içtim… Polo Cafe Gazi Sineması’nın çaprazında. Öğlenleri Şişli Etfal’in doktorları yemeğe geliyor. Kafe mönüsünde salata ve sandviçlerle kafe yemekleri var. Wireless internet de var, bilgisayarsız sokağa çıkamayanlara duyurulur.

NOT 1: Bu devirde kamerasız cep telefonu kullanan bir tek ben kaldığım için, kafenin fotoğrafı yok ne yazık ki… Pastalara bakın, onlar da güzel…
: ))

NOT 2: Sigara içmeyenlere ikinci sınıf insan muamelesi yapılmayan kafe ve restoranlar varsa bildiğiniz, ekleyin lütfen…

Kültablasız Masa Uygulaması

2, 2007



Şişli Belediyesi, Mustafa Sarıgül sempati toplasın diye bir süre önce fasulyeden bir kampanya başlatmıştı: Dumansız Masa. Ne işe yaradı? Ayrımcılığı körükledi. Şimdi sigara içmeyenler ikinci sınıf insan muamelesi yapılıyor.

Şişli Belediyesi bir süre önce Şisli’yi daha çağdaş, daha modern bir semt haline getirmek için yaptığı saçmalıklara bir yenisini ekledi. Saçmalık diyorum çünkü Nişantaşı’na sanatsal değeri son derece tartışılır yılbaşı ağaçları diktirmekten, kaldırımlara paslanmaz çelikten çöp hazneleri koymaya kadar (çöp kutusu değil onlar) topluma ne faydası olduğu tartışılır pek çok fikri hayata geçiriyor. Evet, Şişli Belediyesi durmadan çalışıyor, birşeyler yapıyor. Fakat bunlar hayatımızı daha güzel hale getirmiyor ki…

Dumansız Masa uygulaması da bunlardan biri. Efendim, Şişli Belediyesi sınırları içindeki kafe ve restoranlarda sigara içenler ve içmeyenler ayrı masalara oturacak, böylece içmeyenlerin temiz hava alması, içenlerin de (kendi keyifleri bilir) içmeyenleri rahatsız etmesi önlenecek. Fakat bu uygulama restoran işletmecilerine pek iyi anlatılamamış olsa gerek, bütün cam kenarı ya da manzaralı masalar sigara içenlerin, bütün kuytuda kalmış, karanlık ya da havasız köşelerdeki masalar sigara içmeyenlerin…

İstatistik, Türkiye’de sigara içme oranının %33 olduğunu söylüyor. Yani her üç kişiden biri. Kadınlarda daha az, erkeklerde daha çok olmakla birlikte ortalama bu.

Şimdi böyle bir istatistiği bile bile restoran sahiplerine “sigara içmeyenleri neden arkalara atıyorsunuz?” ya da “neden sigara içilen masa sayısı, içilmeyenlerden daha az?” diye sorduğunuzda cevap aynı: “Müşterilerimizin çoğu sigara içiyor, içmeyenler azınlık”. Koca bir yalan. Dört kişilik bir grupta bir kişi bile sigara içse, grup sigaralı masaya oturtuluyor. Diğer üç kişi de onunla birlikte hem arkadaşlarının, hem başkalarının içtiği sigara dumanını soluyor. Üstelik Dumansız Masa diye ayrılan bölüme sigara dumanı gitmesi de engellenemiyor. Dumansız Masa, aslında kültablasız masa. Masada sadece kültablası yok, dolayısıyla sigara içemiyorsunuz. Ama sigara dumanı solumakta özgürsünüz…


Gerçek Dumansız Masa

Şişli’de yolum Halaskargazi Caddesi üzerindeki Polo Patisserie&Cafe‘ye düştü. Sadece bir çay içecektim… Alt katı pırıl pırıl pastane. Çay içeceğim deyince, üst kattaki kafe bölümüne davet ettiler. Ohh, üst kat aydınlık, ferah… Genç bir kadın garson tarafından karşılandım, “hoşgeldiniz, sigara kullanıyor musunuz?” (Kadın garson çalıştırmak bir işletmenin uygarlık düzeyini gösterir. Aynı şekilde kadın garsonların çalışmak için o işletmeyi seçmesi de…) “Hayır” dedim korka korka, beni yine arkadaki karanlık köşeye mi atacaklar diye… Cam kenarındaki en aydınlık, en ferah masaları gösterdi, “o zaman sizi şöyle alayım”. Aman yarabbi, ilk defa sigara içmediğim için taltif ediliyorum… Sigara içilen bölüm arkadaymış, daha genişmiş… Bana ne! Aydınlık, ferah, havadar masamda oturdum, bir çay içtim. Wireless internet de vardı, biraz daha oturdum, bir çay daha içtim… Polo Cafe Gazi Sineması’nın çaprazında. Öğlenleri Şişli Etfal’in doktorları yemeğe geliyor. Kafe mönüsünde salata ve sandviçlerle kafe yemekleri var. Wireless internet de var, bilgisayarsız sokağa çıkamayanlara duyurulur.

NOT 1: Bu devirde kamerasız cep telefonu kullanan bir tek ben kaldığım için, kafenin fotoğrafı yok ne yazık ki… Pastalara bakın, onlar da güzel…
: ))

NOT 2: Sigara içmeyenlere ikinci sınıf insan muamelesi yapılmayan kafe ve restoranlar varsa bildiğiniz, ekleyin lütfen…

Taklit sandım, yanıldım…

24, 2007

Suadiye’de yeni açılan Robert’s Coffee‘den bahsetmek istiyorum. Gerçekten şaşırtıcı bir öyküsü var.

Bu bloga konuk olan arkadaşım Eser Hanım beni mahallesinde kahve içmeye davet etti. Suadiye’nin mini çarşı-rekreasyon alanı olan Suadiye Park’ta bir yerlere gitmek için yola çıktık ama tam da yolumuzun üstünde Robert’s Coffee’yi görünce “aman ne hoş yer, hadi kahvemizi burada içelim” dedik.

Robert’s Coffee koyu yeşil krem rengi yazılı üzerine serifli logosu, lounge tipi koltukları, bahçedeki dev şemsiyeleriyle şık bir Starbucks görünümündeydi. “Hangi kötü yatırımcı Starbucks takliti bir kafe açmak için bu kadar para harcar acaba” diye aklımdan geçti kapıdan girerken.

Aydınlık, temiz, modern dekorasyonlu Robert’s’ta Starbucks’taki uğultudan eser yoktu. Self servis olmadığı ve çatal-bıçaktan fincana kadar her şey birinci sınıf olduğundan daha çok Gloria Jeans tarzı bir işletme anlayışı olduğu gözüme çarptı. Hatta 4-5 sayfalık mönüde sandviçler, tatlılar, salatalar, sıcak ve soğuk kahve çeşitleri vardı. Peki ama ne tür bir yatırımcılık anlayışı hem Starbucks’ı taklit eder, hem ondan daha kaliteli hizmet verir?

Mönüye bakmadan Americano söyledim, çoğu yerde Americano söylerim. Gelen kahve tam kıvamındaydı ve çok hoş bir aroması vardı. Burada bir parantez açmam gerekiyor. Kahve konusu önemli çünkü. Bilmeyenler için Americano şöyle yapılıyor: Sunumda kullanılan fincana göre bir ya da iki ölçü espresso makinede çekiliyor. Fincanı makineden almadan üzerine kaynar su ekleniyor. Yani sulandırılmış espresso. Eğer İlly promosyonu çukur fincanlar kullanılıyorsa, bir ölçü yeterli oluyor. Fakat mug gibi daha hacimli fincanlarla ikram ediliyorsa, bir ölçüyü fincanın ağzına kadar sulandırdığınızda, eee nasıl desem, “fazla sulu” oluyor. Americano’nun ölçüsünü ayarlamak için iyi bir barista olması gerek. Bazı baristalar fincanı tam doldurmaz, ölçuyü öyle ayarlar. Tek seferde, tam ölçüsünde Americano, doğrusu hiç ummuyordum.

Sadede gelelim, Robert’s Coffee’nin Finlandiya menşeli yüz küsur yıllık bir geçmişi olan bir kuruluş olduğunu öğrenmek beni çok şaşırttı. Taklit değilmiş meğer. Aksine, firmaya adını veren Robert Paulig’in mideyi rahatsız etmeyen, asitlik değeri düşük, özel teknikle kavrulmuş kahvesi, bu asırlık aile şirketinden yeni bir marka doğmasını sağlamış. Yirmi yıl kadar önce Amerika’yı gezen Robert Paulig, her köşe başında bir kahve dükkanı görünce, kendi gurme kahvesinin de bu şekilde sunumu ve yaygınlaşması için kolları sıvamış. İstanbul’da şimdilik Suadiye ve Olivyum’da kafeleri var, ancak franchise veriliyor.

Yolunuz düşerse Robert’s Coffee’ye uğrayın, kıvamında bir Americano için (aslında onlarca kahve çeşiti var, kahveyi “strong” sevenler için söylemiş olayım). Logosuna bakınca değilse de kapıdan girerken burayı neden Starbucks takliti sandığımı anlayacaksınız…

Not: Finlandiyalılar da İsveçliler gibi pratik insanlar. Muhtemelen kendi web sitelerini kendileri yapmışlar, kendi fotoğraflarını kendileri çekmişler (İsveçliler de kendi mobilyalarını kendileri yapıyor ya, fazla para gitmesin diye). İmaja para yatırmak da neyin nesi? Yukarıdaki sütlük fotoğrafı için özür dilerim, ama Robert’s’in sitesinde ilaç için bir fincan kahve fotoğrafı yoktu, ben ne yapayım…

Taklit sandım, yanıldım…

24, 2007

Suadiye’de yeni açılan Robert’s Coffee‘den bahsetmek istiyorum. Gerçekten şaşırtıcı bir öyküsü var.

Bu bloga konuk olan arkadaşım Eser Hanım beni mahallesinde kahve içmeye davet etti. Suadiye’nin mini çarşı-rekreasyon alanı olan Suadiye Park’ta bir yerlere gitmek için yola çıktık ama tam da yolumuzun üstünde Robert’s Coffee’yi görünce “aman ne hoş yer, hadi kahvemizi burada içelim” dedik.

Robert’s Coffee koyu yeşil krem rengi yazılı üzerine serifli logosu, lounge tipi koltukları, bahçedeki dev şemsiyeleriyle şık bir Starbucks görünümündeydi. “Hangi kötü yatırımcı Starbucks takliti bir kafe açmak için bu kadar para harcar acaba” diye aklımdan geçti kapıdan girerken.

Aydınlık, temiz, modern dekorasyonlu Robert’s’ta Starbucks’taki uğultudan eser yoktu. Self servis olmadığı ve çatal-bıçaktan fincana kadar her şey birinci sınıf olduğundan daha çok Gloria Jeans tarzı bir işletme anlayışı olduğu gözüme çarptı. Hatta 4-5 sayfalık mönüde sandviçler, tatlılar, salatalar, sıcak ve soğuk kahve çeşitleri vardı. Peki ama ne tür bir yatırımcılık anlayışı hem Starbucks’ı taklit eder, hem ondan daha kaliteli hizmet verir?

Mönüye bakmadan Americano söyledim, çoğu yerde Americano söylerim. Gelen kahve tam kıvamındaydı ve çok hoş bir aroması vardı. Burada bir parantez açmam gerekiyor. Kahve konusu önemli çünkü. Bilmeyenler için Americano şöyle yapılıyor: Sunumda kullanılan fincana göre bir ya da iki ölçü espresso makinede çekiliyor. Fincanı makineden almadan üzerine kaynar su ekleniyor. Yani sulandırılmış espresso. Eğer İlly promosyonu çukur fincanlar kullanılıyorsa, bir ölçü yeterli oluyor. Fakat mug gibi daha hacimli fincanlarla ikram ediliyorsa, bir ölçüyü fincanın ağzına kadar sulandırdığınızda, eee nasıl desem, “fazla sulu” oluyor. Americano’nun ölçüsünü ayarlamak için iyi bir barista olması gerek. Bazı baristalar fincanı tam doldurmaz, ölçuyü öyle ayarlar. Tek seferde, tam ölçüsünde Americano, doğrusu hiç ummuyordum.

Sadede gelelim, Robert’s Coffee’nin Finlandiya menşeli yüz küsur yıllık bir geçmişi olan bir kuruluş olduğunu öğrenmek beni çok şaşırttı. Taklit değilmiş meğer. Aksine, firmaya adını veren Robert Paulig’in mideyi rahatsız etmeyen, asitlik değeri düşük, özel teknikle kavrulmuş kahvesi, bu asırlık aile şirketinden yeni bir marka doğmasını sağlamış. Yirmi yıl kadar önce Amerika’yı gezen Robert Paulig, her köşe başında bir kahve dükkanı görünce, kendi gurme kahvesinin de bu şekilde sunumu ve yaygınlaşması için kolları sıvamış. İstanbul’da şimdilik Suadiye ve Olivyum’da kafeleri var, ancak franchise veriliyor.

Yolunuz düşerse Robert’s Coffee’ye uğrayın, kıvamında bir Americano için (aslında onlarca kahve çeşiti var, kahveyi “strong” sevenler için söylemiş olayım). Logosuna bakınca değilse de kapıdan girerken burayı neden Starbucks takliti sandığımı anlayacaksınız…

Not: Finlandiyalılar da İsveçliler gibi pratik insanlar. Muhtemelen kendi web sitelerini kendileri yapmışlar, kendi fotoğraflarını kendileri çekmişler (İsveçliler de kendi mobilyalarını kendileri yapıyor ya, fazla para gitmesin diye). İmaja para yatırmak da neyin nesi? Yukarıdaki sütlük fotoğrafı için özür dilerim, ama Robert’s’in sitesinde ilaç için bir fincan kahve fotoğrafı yoktu, ben ne yapayım…

Peradox’ta Asma Yaprağında Elmalı Çipura

8, 2007


Tünel geçidinin hemen çıkışındaki Peradox’a uzun zamandır gitmemiştim. Peradox Tünel civarındaki kafe-restoranlar arasına biraz “abiye” kaldığı için, bu akşam daha “casual” olan House Cafe’yi tercih etmiştik aslında. Fakat duman altı olmuş House Cafe’de sigara içmeyenlere alt kat reva görüldüğünden, yemeğimizi berbat etmemek için fikrimizi değiştirdik ve hemen “abiye” komşuya geçiverdik.

Eski mesai arkadaşım Eser Hanım ile böyle ara ara buluşuruz. Otelcilik sektöründe olduğundan servis ve yemek konusunda titizdir. Daha önce Peradox’ta yediği yemekten memnun kalmamış, “doğru seçim yapamadığını” söyledim ve yeniden Peradox’a gitmeye ikna ettim onu. Zaten sigara içmediğimiz için House Cafe’de ikinci sınıf müşteri sayıldığımız çok açıktı.

Peradox’un mönüsünde bazı değişiklikler yapılmış. Çok açtım, uzun uzun inceleyemedim doğrusu… Günün mönüsünden Çıtır Pane Mezgit ve beyaz şarap seçtim hemen. Eser de Şefin Spesiyalleri’nden Asma Yaprağında Elmalı Çipura seçti. Her iki balık da son derece tazeydi. Eser Hanım bu akşamki seçiminden son derece memnun kaldı ve geçen sefer (deniz mahsullü erişte yemiş) yanlış seçim yaptığına ikna oldu. Hatta çipuranın içine yerleştirilmiş elma dilimlerini çok özgün ve hoş bulduğunu da söyledi. Yemeğin üzerine söyledigimiz Kestaneli Profiterol ve Vanilyalı Dondurma ise (onun sözcükleriyle) “rüya gibi”ydi.

Yemek yazıları yazmaya bayılıyorum. Bu sefer benimkinden çok Eser’in izlenimlerine yer verdim ama, ilginç olan onunki zaten. Bence restoran kritiği yaparken mekanın mönü, servis, fiyat, ambiyans gibi özelliklerinin tümünü birarada düşünmek gerek. Peradox, yeni mönüsüyle şehrin en gurme restoranlarından biri olmayabilir. Fakat kahve sunumundan masalardaki servis düzenine kadar son derece özenli bir mekan. Dekorasyonu ve ambiansı da klasikle modernin “abiye” bir sentezi. Mönüdeki şefin yaratıcılığı göze çarpıyor: Türk ve Akdeniz yemeklerini farklı malzemelerle yeniden yorumlamış. Bana göre ödediğiniz parayı son kuruşuna kadar hak ediyor. Bence müşteri memnuniyeti denilen şey, işletme ne yaparsa yapsın, müşteriye bu izlenimi verip veremediğiyle ilgili.

Yazımın sonunda yıldız mıldız vermeyeceğim, birinci sınıf müşteri muamelesi gördüm, iyi yemek yedim, iyi servis aldım, üstelik arkadaşımın fikrini de pozitife çevirdim. Tabii bütün bunların karşılığı olarak Peradox, (kendine güvenen bir işletme olduğu için) %10 servis ücretini de adisyona ekliyor.

Tünel tarafına yolunuz düşerse diye yazdım…

NOT: Kadeh şarap isterseniz Kavaklıdere Angora geliyor. Yan masada sipariş veren beyefendi şarabı sorup “hmm, Angora mı var?” diye dudak büktü ama, ben Angora’nın, özellikle de beyazının çok başarılı bir sofra şarabı olduğunu düşünüyorum. Bununla ilgili ayrıca yazacağım.

Peradox’ta Asma Yaprağında Elmalı Çipura

8, 2007


Tünel geçidinin hemen çıkışındaki Peradox’a uzun zamandır gitmemiştim. Peradox Tünel civarındaki kafe-restoranlar arasına biraz “abiye” kaldığı için, bu akşam daha “casual” olan House Cafe’yi tercih etmiştik aslında. Fakat duman altı olmuş House Cafe’de sigara içmeyenlere alt kat reva görüldüğünden, yemeğimizi berbat etmemek için fikrimizi değiştirdik ve hemen “abiye” komşuya geçiverdik.

Eski mesai arkadaşım Eser Hanım ile böyle ara ara buluşuruz. Otelcilik sektöründe olduğundan servis ve yemek konusunda titizdir. Daha önce Peradox’ta yediği yemekten memnun kalmamış, “doğru seçim yapamadığını” söyledim ve yeniden Peradox’a gitmeye ikna ettim onu. Zaten sigara içmediğimiz için House Cafe’de ikinci sınıf müşteri sayıldığımız çok açıktı.

Peradox’un mönüsünde bazı değişiklikler yapılmış. Çok açtım, uzun uzun inceleyemedim doğrusu… Günün mönüsünden Çıtır Pane Mezgit ve beyaz şarap seçtim hemen. Eser de Şefin Spesiyalleri’nden Asma Yaprağında Elmalı Çipura seçti. Her iki balık da son derece tazeydi. Eser Hanım bu akşamki seçiminden son derece memnun kaldı ve geçen sefer (deniz mahsullü erişte yemiş) yanlış seçim yaptığına ikna oldu. Hatta çipuranın içine yerleştirilmiş elma dilimlerini çok özgün ve hoş bulduğunu da söyledi. Yemeğin üzerine söyledigimiz Kestaneli Profiterol ve Vanilyalı Dondurma ise (onun sözcükleriyle) “rüya gibi”ydi.

Yemek yazıları yazmaya bayılıyorum. Bu sefer benimkinden çok Eser’in izlenimlerine yer verdim ama, ilginç olan onunki zaten. Bence restoran kritiği yaparken mekanın mönü, servis, fiyat, ambiyans gibi özelliklerinin tümünü birarada düşünmek gerek. Peradox, yeni mönüsüyle şehrin en gurme restoranlarından biri olmayabilir. Fakat kahve sunumundan masalardaki servis düzenine kadar son derece özenli bir mekan. Dekorasyonu ve ambiansı da klasikle modernin “abiye” bir sentezi. Mönüdeki şefin yaratıcılığı göze çarpıyor: Türk ve Akdeniz yemeklerini farklı malzemelerle yeniden yorumlamış. Bana göre ödediğiniz parayı son kuruşuna kadar hak ediyor. Bence müşteri memnuniyeti denilen şey, işletme ne yaparsa yapsın, müşteriye bu izlenimi verip veremediğiyle ilgili.

Yazımın sonunda yıldız mıldız vermeyeceğim, birinci sınıf müşteri muamelesi gördüm, iyi yemek yedim, iyi servis aldım, üstelik arkadaşımın fikrini de pozitife çevirdim. Tabii bütün bunların karşılığı olarak Peradox, (kendine güvenen bir işletme olduğu için) %10 servis ücretini de adisyona ekliyor.

Tünel tarafına yolunuz düşerse diye yazdım…

NOT: Kadeh şarap isterseniz Kavaklıdere Angora geliyor. Yan masada sipariş veren beyefendi şarabı sorup “hmm, Angora mı var?” diye dudak büktü ama, ben Angora’nın, özellikle de beyazının çok başarılı bir sofra şarabı olduğunu düşünüyorum. Bununla ilgili ayrıca yazacağım.